GEZİ'DEN REFERANDUMA - 1
Orkun KALONYA

Orkun KALONYA

GEZİ'DEN REFERANDUMA - 1

07 Haziran 2017 - 09:20 - Güncelleme: 07 Haziran 2017 - 09:49

Bu köşede dört yıldır en çok değindiğimiz konunun Gezi Direnişi ve sonrasındaki süreçler olduğunu takipçilerim bilir. Konu bugün de önemini korumaya devam ediyor. Gezi Direnişi ve Haziran Hareketinin başlattığı süreç bir domino etkisi yaratmış durumda, etkileri ise değişerek ve artarak etkisini sürdürüyor. Şimdi üç yazıdan oluşacak bir seri ile konuyu biraz daha derinleştirmeye çalışacağım.

2013 yılı Haziran ayında siyasi arenanın çıkmazlarından boğulan Türkiye’yi mis gibi bir yaz ve empati kokusu sardı. Parça parça kamplara bölünmüş, piyasanın kişiye özel tüketim kültleri ile harmanlanmış sosyolojik katmanlar tek bir seviyede birleşerek eyleme geçti. Gezi süreci sonrası en büyük hayal kırıklığı ise AKP iktidarını yıkamaması oluşturdu. Hal böyle olunca direniş sonrası beklenen özne bir türlü çıkıp gelemedi ve esasında gelmesi de beklenemezdi. 

Toplumların politikleşme, ortaklaşma, birlikte hareket edebilme süreçlerinin anlık gelişmeler üzerinden ivmelenmesi beklenemez. Ayrıca dünya görüşümüz sebebi ile de bu konuya bu kadar yüzeysel bakamayız. Süreçlerin tartışılmadığı, yakın tarihin mercek altına alınmadığı, eşikler içinde müzakereler edilmediği, ortak kavram setlerinin oluşturulmadığı, ideolojik zeminlerin tesis edilemediği bir ortama büyük beklentiler içine girmek, en basit tabiri ile hayalperestlik olacaktır. 
Sonraki zamanlarda Türkiye bir yerel seçim, bir Cumhurbaşkanlığı seçimi, iki kere tekrarlanan bir genel seçim ve bir referandum yaşadı. Her biri kendi şartlarında değerlendirilebilecek bu seçimler incelendiğinde, aslında gelmekte olanın ne olduğu ve karşısında ne yapılması gerektiğine dair önemli ipuçları ortaya çıkmaktadır. Gezi Parkı’nın hayatımıza soktuğu en önemli kavram müştereklerdir ve bu kavramın neyi barındırdığını iyi anlamak çok önemli. Bu kavramı hızla siyasi arenaya tercüme etmeye çalışmak en büyük hatalardan biri ve bu hataya sıkça düşüldüğü kanaatindeyim. Oysa acil çıkış ve acil zaferin arandığı siyasi zemin bu atomizasyonun hem bizzat sebebi hem de en ölümcül tuzağıydı. 

Diyebiliriz ki, aşırı doz siyaset aldık! Bizler gibi zamanın büyük çoğunluğunu siyasi tartışmalar içinde geçirenler için o sürecin ayrı bir önemi vardı fakat bir önemli kısım da siyasetin kirliliğine inanmış olan özellikle genç yaştaki insanların kısa bir süre içinde siyasileşmesiydi. O süreçte bu iki ayrı kitlenin uzun vadeli ve kapsamlı bir politik yapılanma içine girebilmesine ise imkân yoktu. Bugün bile referandum süreci bu kitlenin kendi içinde kesin bir yol belirleyemediğini açıkça göstermektedir. 

Bugün AKP ve Erdoğan birbirinin içine geçmiş girift yapısı ve taşıdıkları “misyon” ile daha net bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu bir sistemin Türkiye’ye özel sosla yedirilme şeklidir. Bu siyasi hareketin arkasındaki esas gücü ortaya çıkarmak, toplumsal muhalefetin iş bölümünü doğru yapabilmek, paylaşım alanlarının doğru okunmasını ve yorumlanmasını sağlamak adına okuyucu kitleme de önemli bir rol düştüğünü belirtmek isterim. 

Yakın tarihimize baktığımızda 1950’ler ile başlayan yoğun kentleşme sürecinin gitgide işçi sınıfının etkinliğini törpülemek, hatta yok etmek adına kullanıldığını görüyoruz. Üretimden gelen “güç” ve buna bağlı olarak imalat işçisinin proletarya kabul edildiği klasik Marksist düşünce geleneği Türkiye’de sadece bugün değil, her daim sorunlu oldu. Kente sürüklenen ve sistemin işi bittiğinde hızlı bir şekilde “soylulaştırmaya” maruz kalan bu kitle, siyasi bilincin şekillenmesi noktasında karmaşık ve eksik kaldı. Gezi Direnişi ve sonrasında kurulan halk meclislerinde ve esasen oluşmakta olan bu zeminde "kent madunları, soylulaştırma, müşterekler, kamu alanı" gibi çok önemli kavramlar da gündemimize girdi. 

Beyaz yakalı, eğitimli kitlenin ve mavi yakalı, çalışan kitlenin aslında bal gibi ortak olan sorunları artık birlikte algılanabilecek duruma geldi. Direnişe iki kitlenin örgütlü şekilde destek vermediğini gördük. İşçi hareketinin ve Kürt siyasetinin, kısa süre önce "Hayır" kampanyası sırasında alınan yolun o günlerden başlayan bu zeminler üzerinden yürüdüğünü tespitini de yapalım. Gidilecek daha çok yol olsa da bu işin başarılabileceğine dair umut da buradadır. Post-modernizm hızla yükselirken yazının başında da belirttiğim gibi bizleri parça parça kitlelere ayırdı. Şimdi bu bahsettiğimiz kitlelerin tamamı durumlarının farkına vararak yeniden proletarya tanımını yapıyor ve kitle giderek büyümeye devam ediyor. 

Asıl büyük umut buradadır, fakat buradaki tehlike tarihsel bir tartışmanın ve Lenin’in ortaya koyduğu kavramın içinde bulunuyor "Kendiliğindencilik"… Bu sebepten, bu sürecin olağan bir düzlemde bir sonuca varacağını kimse beklemesin. İdeolojiden yoksun, dogmatik ve ekonomizm temelli bakış açıları faydasız olacaktır. 

Buradan sonraki yazıda daha kapsamlı tartışacağımız Gramsci'den bir alıntı ile yazıya son verelim: "Organik ideoloji, insan kitlelerini örgütler, insanların üzerlerinde eyleme geçebilecekleri ve kendi durumlarının bilincine ererek mücadele edebilecekleri zemin hazırlar." 

Bunun zeminin nasıl olabileceğini belirleyebilmek, ortak kavramları oluşturmak, iktidarın eylemlerini daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak, anlatmak, yorumlamak, uygulamak hayati bir önem taşıyacaktır.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar