TAKSAV panelinde 'Azerbaycanlaşma' ve Saray rejiminin hayatta kalma stratejisi tartışıldı

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat Vakfı öncülüğindeki toplantıda, iktidarın Kürt siyasi hareketiyle kurduğu ilişkinin muhalefet bloğunu parçalama amacı taşıdığı vurgulandı.

İktidarın "terörsüz Türkiye" söylemi üzerinden yürüttüğü sürecin, demokratik bir çözümden ziyade rejimin konsolidasyonu ve hanedanlaşma eğilimiyle bağlantılı olduğu belirtilerek, mevcut tablonun toplumsal rızaya dayanmadığı ifade edildi.

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat Vakfı (TAKSAV) Kadıköy Şubesi’nde düzenlenen "Yol Ayrımında Türkiye" başlıklı etkinlikte, Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, Siyaset Bilimci Dr. Onur Alp Yılmaz ve BirGün Gazetesi Yayın Koordinatörü Yaşar Aydın, Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal evreyi masaya yatırdı. Uzmanlar, rejimin kişiselleşmiş yapısından dış politikadaki kırılmalara kadar uzanan analizlerde, mevcut sürecin bir demokrasi açılımı değil, iktidarın bekası için kurgulanmış bir strateji olduğunu ortaya koydu.

Rejimin geçiş riski ve otoriterleşme dinamikleri

Mevcut siyasal rejimin kurumsal zayıflıklarını ve anayasal kriz dinamiklerini değerlendiren Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, iktidar yapısının kişi üzerine kurgulandığını ve bunun en büyük zaafının halefiyet meselesi olduğunu belirtti. Yerel seçim sonuçlarının rejim için öngörülmemiş bir risk oluşturduğunu kaydeden Boyunsuz, şunları söyledi:

“Biz aslında rejimin yeni bir geçiş evresi içinde bulunuyoruz ve otoriterliğin daha fazla arttığı bir rejim söz konusu. Ama şimdi, bütün bu otoriter rejim için tehlike arz eden bir halefiyet meselesi ortaya çıkıyor. Anayasal olarak iki dönem sınırı var. Rejim böyle bir geçişe yaklaşıyor ve kendisini o geçişe hazırlamak ve otoriterliğini sağlamlaştırmak istiyor. Çünkü bundan sonra yenilme riski var. Yerel seçimler, bütün o ortama rağmen, rejimin bünyesinde bir yenilme riski barındırdığını gösterdi. Halbuki oraya giderken epeyce tedbir aldılar. Muhalefet cephesini dağıttılar. Tek önleyemedikleri, CHP’nin kendi içindeki değişim oldu. Bütün çabalara rağmen partinin lider değişimine gitmesi ve oradan gelen yerel seçim sonuçları, iktidar açısından pek de tahmin edilemeyen bir biçimde, rejimin sürdürülebilirliği için bir riskin varlığını göstermiş olmuştu.”

Boyunsuz, rejimin kamu kaynaklarını siyasi sadakat satın almak için kullanan kişiselleşmiş bir güç formu olduğunu vurgulayarak, bu yapının kişinin gitmesiyle devamının tehlikeye girebileceğini ifade etti. Anayasal gelişmelerin ileri ve geri savrulmalarla ilerlediğini belirten akademisyen, kontrol ve denge mekanizmalarının hiçbir zaman tam hayata geçirilemediğini kaydetti.

Seçimli demokrasi hedefte ve banka hücumu teorisi

Türkiye’deki anayasal mücadelenin sarkaç gibi hareket ettiğini anlatan Boyunsuz, geçmişteki yarı demokratik süreçlerden tekrar sivil otoriterliğe dönüş yapıldığını dile getirdi. Rejim elitlerinin çözülme korkusuyla geliştirdikleri baskı araçlarına değinen konuşmacı, Henry Hale’in "banka hücumu" teorisine atıfta bulundu:

“Gitme tehlikesi, daha doğrusu gidileceğine duyulan inanç, bu rejimler için hayati. Henry Hale diye bir Amerikalı siyaset bilimci bunu bankaların çöküşüne benzetiyor. Banka batıyor dedikodusu yayılır, herkes gidip parasını çeker ve o banka batmıyorsa da batar. Rejimin bu inancı kontrol etmesi gerekiyor: ‘Hiçbir yere gitmiyorum. Hâlâ devleti, gücü ve her şeyi kontrol etme becerisine sahibim.’ Bunu yayması ve bu algıyı tutması gerekiyor.”

İktidar bloku içindeki kaçış eğiliminin ve yolsuzluk operasyonlarının aslında rejimi zayıflattığını belirten Boyunsuz, bu durumun elitlerin konsolide edilmesi ihtiyacını doğurduğunu ifade etti. Transfer hamlelerinin bir çıkış kapı olarak sunulduğunu ve yasanın uygulanmasının tamamen Saray’ın iznine bağlı olduğunu vurguladı.

Kürt siyasi hareketinin Saray'a rehin verilmesi

Gündemdeki yasal çerçevenin hukuki içeriğini analiz eden Boyunsuz, "Terörsüz Türkiye" sürecinin toplumsal rıza ve şeffaflık olmadan yürütüldüğünü belirtti. Yasada Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) anayasal görevi olmayan yetkilerle donatıldığını ifade eden Boyunsuz, şunları kaydetti:

“Şöyle söyleyeyim, üç grup var. Mahkumlar, yani ceza çekmekte olanlar, davası devam edenler ve hakkında hiç dava açılmayan, şu an Kuzey Irak’ta bulunanlar. Bu son grup için bizim ceza hukuku sistematiğimizde hiç bulunmayan bir hak kaybı getirmişler. Hiç yargılama olmadan siyaset yapabilmelerine MGK izin verecek. Yani Erdoğan ve Saray izin verince bunlar Türkiye’ye gelip siyaset yapabilecekler ve haklarında hiç soruşturma açılmayacak. Hâlbuki zaten dava açılmadıysa ve kişi mahkûm değilse bunu yapabilir, böyle bir şeye izin verilmesine gerek yok. Çünkü hukuken konuşuyorum, ortada bir mahkûmiyet yok. Eğer bir suç işlediyse de onu soruşturmanız ve hakkında dava açmanız gerekiyor.”

Kürt siyasi hareketinin bu yasayla birlikte siyasette kimin bulunacağı konusunda kendini Saray’a bağladığını belirten Boyunsuz, sürecin seçmenin iradesini devre dışı bırakan elitler arası bir oyun olduğunu ifade etti.

Dış politika ve sınıf çatışması ilişkisi

Oturumun ikinci konuşmacısı Dr. Onur Alp Yılmaz, dış politikadaki adımların iç politikadaki sınıf çatışmasını nasıl etkilediğini mercek altına aldı. "Milli mutabakat" söyleminin sermaye çıkarlarını gizlediğini belirten Yılmaz, 2001 IMF programından bugüne uzanan sürecin belirli sınıfların lehine işlediğini anlattı. İktidarın "jeostratejik gerçeklik" söylemini eleştiren Yılmaz, Öcalan’ın İmralı’daki açıklamaları ile iktidarın anlatısı arasındaki çelişkileri şu sözlerle dile getirdi:

“İmralı ziyaretinde MHP’li komisyon üyesi Feti Yıldız, ısrarla ‘Bu çağrı SDG’yi kapsıyor mu?’ diye soruyor. Öcalan orada bin dereden su getiriyor. Öcalan da en sonunda şunu diyor: ‘Şara’nın orada diktatörleşme ihtimali var. Dolayısıyla ben SDG’ye silah bırakın diyemem. Eğer Şara diktatörleşirse onların meşru müdafaa hakları vardır.’ Şimdi burada tartışma konusu, Öcalan’ın söylediğinin doğru olup olmaması ya da Kürtlerin meşru müdafaa hakkı olup olmaması değil. İktidarın anlattığı hikâyeyle bunun ne kadar özdeşleşip özdeşleşmediği.”

PJAK konusunda da benzer bir tutarsızlık olduğunu belirten Yılmaz, Süleymaniye üzerinden PJAK’a katılımın devam ettiğini ve Mazlum Abdi’nin "İsrail bize yardıma gelecek zannediyorduk" itirafının sürecin gerçek niyetini ortaya koyduğunu ifade etti.

Azerbaycanlaşma ve hanedanlaşma eğilimi

Türkiye’nin "atanmışlar rejimi"ne doğru ilerlediğini ve Azerbaycan modeline benzer bir hanedanlaşma sürecine girdiğini savunan Yılmaz, AK Parti’nin Bilal Erdoğan ve çevresi tarafından yeniden yapılandırıldığını belirtti. Kabinedeki TÜGVA yakınlarının artması ve Bilal Erdoğan’ın PR çalışmalarının yoğunlaşmasını bu eğilimin göstergesi olarak sunan Yılmaz, sandığın anlamının yitirildiğini vurguladı:

“CHP’nin iktidar olma umudu 31 Mart’tan sonra hiç olmadığı kadar yükselmişken, partinin başına bir kişi kayyum olarak atandı. Şimdi de Öcalan, Kürtlerin başına kolektif bir kayyum olarak atanmaya çalışılıyor. Yani Türkiye’de Kürtlerin eşit yurttaş olmasını savunmakla, Kürtlerin siyasi olarak en az Türkler kadar, Türkiye’nin bütün unsurları kadar kendisini güvence altında hissetmesini savunmakla, anayasal eşitliği savunmakla, hatta kalkınma meselelerini konuşmakla bunların arasında hiçbir ilişki yok. Hatta aksine Öcalan’ın Kürtlerin başına, Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına, Bahçeli’nin Türk milliyetçilerinin başına kayyum olarak atandığı bir süreçten biz tam olarak nasıl bir demokratikleşme çıkaracağız?”

Gücün artık Erdoğan ailesi etrafında toplandığını ifade eden Yılmaz, Batı’nın lojistik güvenlik (Pax Logistica) endişeleri nedeniyle otoriter liderlere pragmatik yaklaştığını ve Türkiye’nin bu bağlamda kullanışlı bir konuma sahip olduğunu ekledi.

Emperyalist kırılmalar ve bölgesel dönüşüm

Etkinliğin kapanış oturumunda konuşan Yaşar Aydın, Türkiye’nin iç yönetim modelinin küresel emperyalist dalgalarla şekillendiğini belirterek, AK Parti iktidarının uluslararası destekle ayakta kaldığını ifade etti. Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel parçalanmanın kurumsallaştırıldığı yeni bir düzen kurulduğunu anlatan Aydın, şunları söyledi:

“Özellikle Suriye’de yaşananlar üzerinden çok rahat atlanıyor: ‘Zaten orada Esad vardı, bunlar zayıftı, Şara diye bir adam çıktı, küçük araçlarına atlayıp Şam’a geldiler ve iktidarı ele geçirdiler.’ Mesele bu basitlikte anlaşılabilecek bir mesele değil. Suriye’ye bakın, Lübnan’a bakın, Irak’ta yaşananlara bakın, hatta bugün Körfez’de yaşananlara, Yemen’in o tarafına baktığımızda yeni bir düzen kuruluyor. O yeni düzenle birlikte bildiğimiz anlamda devlet modelleri ortadan kaldırılıyor, daha çok etnik ve dinsel kimlikler üzerinden bir şey inşa ediliyor. Hatta o coğrafyada son 50 yıla damga vuran, devleti olmayan ama çok güçlü silahlı yapılar vardı, bunlar ortadan kaldırılıyor: Hamas, Hizbullah, IŞİD, PKK.”

Sürecin spontane gelişmediğini, Hakan Fidan’ın açıklamaları ve İsrail meselesi gibi unsurlarla kurgulanmış bir senaryo olduğunu belirten Aydın, Suriye’de Kürtlerin de dahil olduğu yeni bir projenin hayata geçtiğini ifade etti.

Muhalefet bloğunun parçalanma riski

Gezi Direnişi ve 16 Nisan Referandumu ile oluşan muhalefet blokunun parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirten Aydın, iktidarın tek gücünün muhalefeti bölmek olduğunu vurguladı. Kürt siyasetinin demokrasi cephesinde kalmasının kritik önem taşıdığını ifade eden Aydın, konuşmasını şu sözlerle noktaladı:

“Hepimizin özgür ve eşit yaşayacağı bir ülkeye ihtiyacı var: Kürtlerin de, emekçilerin de, Alevilerin de, kadınların da, gençlerin de. Ama bunun tek koşulu bu rejimden kurtulmaktır. Kartaca yıkılmalı, hepimiz biliyoruz. Her sözümüzün, her siyasetimizin önüne bu rejimin yıkılmasını koymadığımız sürece yanılma ihtimalimiz çok yüksek. Mutlaka siyasetin özünü, rejimin karşısında duracak birleşik bir cephe üzerine inşa etmek lazım.”

İLGİLİ HABERLER