Başbakan ne dedi, ne yaptı?

İşte Erdoğan’ınkongrede yaptığı konuşmada başarı diye söz ettiklerinin sadece bir bölümü vegerçekte olanlar:“AYRIMCILIĞI REDDETTİK, HERKESİ KUCAKLADIK”Biz, Türkiye partisiyiz. Biz, Türkiye’nin, 75 milyonun partisiyiz. Biz, Türk’ün,Kürt’ün, Arap’ın, L...


İşte Erdoğan’ın
kongrede yaptığı konuşmada başarı diye söz ettiklerinin sadece bir bölümü ve
gerçekte olanlar:

“AYRIMCILIĞI REDDETTİK, HERKESİ KUCAKLADIK”

Biz, Türkiye partisiyiz. Biz, Türkiye’nin, 75 milyonun partisiyiz. Biz, Türk’ün,
Kürt’ün, Arap’ın, Laz’ın, Gürcü’nün, Çerkez’in, Tatar’ın, Boşnak’ın, Pomak’ın,
Roman’ın, yani herkesin partisiyiz. Biz, Van’ın, Diyarbakır’ın, Çankırı’nın,
Eskişehir’in, Aydın’ın, İzmir’in, Edirne’nin, Sinop’un, Hatay’ın, Konya’nın,
Kayseri’nin, 780 bin kilometrekarenin partisiyiz. Biz kırmızı çizgilerimizi
daha yola çıkarken açıkça ilan ettik. Dedik ki, biz bölgesel milliyetçilik
yapmayacağız. Dedik ki, biz etnik milliyetçilik yapmayacağız. Dedik ki, biz
dini milliyetçilik yapmayacağız. Her türlü ayrımcılığı reddeden, 75 milyon
insanımızın tamamını kucaklayan bir anlayışla yola çıktık.



Devletin siyasi alanda topluma ideoloji dayatan, insanları tek tipleştirmeye
çalışan bir mekanizma olmaktan çıkıp, hak ve özgürlükleri garanti altına alan
bir yapı haline dönüşmesi gerektiğini belirttik. Hiçbir zaman “biz ve
diğerleri” anlayışına prim vermedik. Tam tersine, her çalışmamızda 75 milyonun
tamamını kucaklamak için elimizden geleni yaptık.



NE YAPTI?

Türkiye’yi on yıl boyunca kutuplara ayırdı. Türkiye’de tarihinde görülmemiş bir
kutuplaşma yaşandı. Hep “Biz ve onlar” dedi. Kendilerinden olmayan herkesi
darbeci ya da darbe destekçisi göstermeye çalıştı. Dinsel milliyetçilik
yaparak, partisinin çekirdiğini oluşturan dinci azınlığın isteklerini yerine
getirirken, partisine karşıt olanların isteklerini dikkate almadı. Muhalefet,
sık sık, kendisini ülkeyi etnik olarak parçalamaya çalışmakla suçladı.



“DEMOKRASİ İÇİN ADIMLAR ATTIK”

Türkiye’nin ortak paydasının bütün kimlikleri taşıyacak kadar güçlü olduğuna
inanıyorduk. Bu inançla, hiçbir korkuya, hiçbir endişeye, hiçbir komplekse
kapılmadan demokrasi yolunda, özgürlükler yolunda atılması gereken ne kadar
adım varsa, hepsini de birer birer attık.



Bakın, 14 Ağustos 2001’in öncesinde ve sonrasında, Anadolu’nun, Trakya’nın
şehirlerini, ilçelerini, beldelerini, köylerini ziyaret ettik.

 

Biz orada ne gördük biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Biz, Anadolu’nun
yoksul köylerinde, ayağında çarığı olmayan çocukların gözlerindeki ışığı
gördük. Biz, Türkiye’nin yollarına düşmüş, bizim geçeceğimiz yollarda saatlerce
bekleyen, üzerlerinde yamalı elbiseleriyle, yüreklerinde büyük bir umutla
bekleşen yaşlı teyzelerimizi, ninelerimizi gördük. Sarıldığında, hasretle
sarılan, muhabbetle sarılan, umutla sarılan yaşlı amcalarımızı gördük.
Bağırdığında hançeresinden bağıran, yüreğinden haykıran kardeşlerimizi gördük.
Bütün olumsuzluklara rağmen yüzlerindeki, gözlerindeki, gönüllerindeki umudu
zor be zor muhafaza etmeye çalışan gençlerimizi gördük.

 

Onlar bizden ne bekliyordu biliyor musunuz? Onlar bizden, gelip geçici çözümler
değil, köklü çözümler istiyorlardı. Gazi Mustafa Kemal’in başlattığı, ama
bizzat yakın arkadaşları tarafından inkıtaya uğratılan anlayışın, hoşgörünün,
demokrasinin, özgürlüklerin Türkiye’ye hakim kılınmasını istiyorlardı. Merhum
Adnan Menderes’in, talihsizce, zalimce idam edilmesiyle yarım kalan reformların
devam ettirilmesini istiyorlardı. Merhum Turgut Özal’la başlayan reformların
devam ettirilmesini istiyorlardı.



Değişimin, toplum mühendislerinin, dış mahreçli teorisyenlerin tasallutundan
çıkartılıp, halkın kendi doğal talepleriyle şekillenen bir süreç olması
gerektiğini ifade ettik. Değişimin odağına temel hak ve özgürlükleri
yerleştirdik. Demokratik siyasetin, kendi medeniyetimizin değerleriyle,
referanslarıyla yapılabileceğini gösterdik.



NE YAPTI?

Bir iki yıl öncesine kadar Türkiye'ye hep "ileri demokrasi"
getirdiklerinden söz ediyordu. Ergenekon ve Balyoz operasyonları, öğrenci
protestolarındaki müdahalelerle dikta yönetimi açığa çıkınca, artık bundan söz
etmekten vazgeçti. Kongrede bile "Demokrasi için adımlar" attık
diyerek "ileri demokrasi" söyleminden geri adım attı.



Demokrasinin en önemli ilkesi güçler ayrılığını fiilen ortadan kaldırdı.
Meclis’i adeta kendisine bağlamış durumda. Kendisi ne diyorsa o kanuna
dönüşüyor. Yüksek yargıyı yeniden yapılandırarak, kontrolünü eline aldı; yargı
bağımsızlığını fiilen yok etti. Demokrasilerin olmazsa olmazı olan basın
görülmemiş mali ve idari baskılar uyguladı. Şu anda Türkiye’de tarihinde
görülmemiş bir otosansür uygulanıyor. Kendi politikalarına karşı çıkan çok
sayıda gazeteci, yazar, televizyon habercisi işinden oldu.



Özgürlüklerin yerine kurduğu özel yetkili mahkemeler ve polis devleti
uygulamalarıyla Türkiye’de özgürlüklere ağır darbe indirdi ve görülmemiş bir
korku devleti yarattı.



“HİÇ KİME HUKUKUN DIŞINA ÇIKAMAZ”

Büyük devlet, milletiyle var olan devlettir; büyük devlet, milletiyle el ele
olan devlettir; büyük devlet, milletinin hukukunu koruyan, adaleti sağlayan,
hürriyeti hakim kılan devlettir. Hiç kimse, devletin bekasını bahane ederek,
hukukun dışına çıkamaz. Hiç kimse, “iç düşmanlar” ihdas ederek, milletin ve
bireyin hukukunu çiğneyemez.

 

Bu ülkede artık hiç kimse, sırtını devlete dayayıp, işkence yapamaz, faili
meçhullerin üzerini örtemez, hakkı, hukuku çiğneyemez. Hiçbir memur, hiçbir
bürokrat, hiçbir siyasetçi, benim vatandaşıma tepeden bakamaz, üstten
konuşamaz, kendisine kutsallık izafe edemez. Milletin fertleri arasında
ayrımcılığı elimizin tersiyle ittik. “Makbul” vatandaş, “tehlikeli vatandaş” ayrımını
ortadan kaldırdık.



NE YAPTI?

Cumhuriyet tarihinde hiçbir döneminde, insanlar, kendi iktidarındaki dönemde
olduğu kadar hukuku arar hale gelmedi. Soruşturmalarda hukuka aykırı baskınlar
yapıldı, bazı baskınlarda şüphelilerin evlerine kanıt yerleştirildiği bile
oldu. Sahte kanıtlarla hukuka aykırı yargılamalar bile yapıldı.



Muhalif kesimler, "iç düşman" olarak belirlendi ve bu kesimlerin
hukuku baskınlar, soruşturmalar, davalarda çiğnendi.Hükümete en sert muhalefeti
yapan sol örgütler, öğrenciler, adeta “tehlikeli vatandaş” ilan edildi.
Bunların yaptıkları gösterilere polis, acımasızca müdahale etti. Bu
müdahalelerde insanlar öldü. Kendisi de polisin yaptığı bu acımasız
müdahaleleri yeri geldiğinde hep savundu.



Gösterilerde acımasızca dövülerek gözaltına alınan öğrenciler ve göstericiler,
terör örgütü üyeliğinden mahkemeye çıkartılarak, 20 yıla varan hapis
cezalarıyla yargılandı ve yargılanıyor.



Karakollarda vatandaşlara kötü muamele yapıldığını, acımasızca dövüldüğünü;
yani işkence yapıldığını gösteren çok sayıda olay yaşandı. Karakollarda yaşanan
kuşkulu ölüm olaylarını sayısını bile anımsamak mümkün değil.

 

“KİMSENİN HAYAT TARZINA KARIŞMADIK”

10 yıl boyunca hiç kimsenin hayat tarzına karışmadık. 10 yıl boyunca hiçbir
dayatmanın, hiçbir baskının arkasında, yanında, tarafında olmadık. Tam tersine,
herkesin hayat tarzına saygı duyduk. Herkesin hayat tarzını garanti altına
aldık. Biz, imtiyazlara dokunurken, imtiyazlarla en güçlü şekilde mücadele
ederken, seçme özgürlüğünü, tercih etme özgürlüğünü olabildiğince genişleten
bir iktidar olduk.



Bakın bugün buradan tekrar ifade ediyorum… 10 yıl boyunca hiç kimsenin yaşam
tarzına müdahale etmedik, bugün de, bundan sonra da asla müdahale etmeyeceğiz.
Hiç kimsenin yemesine, içmesine, giyimine, kuşamına, yaşayışına karışmadık,
tercihlerine karışmadık, bugün de, yarın da karışmayacağız.

 

Herkesin yaşam tarzı bizim teminatımız altındadır. Değil yüzde 50; yüzde 99’la
bile iktidar olsak, yüzde 1’in hakkını, hukukunu, tercihlerini korumak bizim
boynumuzun borcu olarak kalacaktır.



NE YAPTI?

İktidarı boyunca, ülkenin birçok köşesinde alkol yasakları uygulamaya sokuldu.
Beyoğlu gibi turizmin gözbebeği, insanların bütün gece yaşadığı bir bölgede,
sevgililer yan yana oturmasın diye koltuklar kaldırıldı.Sokaklara atılan masa
sandalyeler yaşam tarzlarını begenmedikleri insan oturmasın diye toplatıldı.
Öğretmen evleri, belediyeler, üniversitelerde içki satışı yasaklandı.



Kürtaj tartışmalarıyla kadınlarına bedenleri üzerindeki hakkı bile ellerinden
almaya çalıştı.



Kendi partisinden olmayan toplumun diğer yüzde 50’lilik kesimden olanlara hiç
acımadı. CHP’li ve MHP’li belediyeleri denetim ablukasına aldırdı; hukuka
aykırı baskınlar, tutuklamalar yapıldı. Tutuklu muhaliflere kendilerini
eleştiriyor diye tecrit cezaları uygulattı.



“DAYATMADA BULUNMADIK”

İşte bugün, milletin ekmeğinden artırarak kurduğu İmam Hatip Okulları’nı tekrar
açtık. İşte bugün, Kur’an öğrenmenin, Siyer-i Nebi öğrenmenin önünü tekrar
açtık. Baş örtülü kız öğrencilerimizin okullarına özgürce gitmesinin, özgürce
eğitim görmesinin yolunu biz açtık.

 

Biz bugün milleti, en tabi haklarıyla, özgürlükleriyle, özellikle de tercih
özgürlüğüyle buluşturuyoruz. Biz, dayatma yapmıyor, dayatmalara karşı
çıkıyoruz. Biz, milletin fıtratına aykırı girişimlerde bulunmuyor, böyle
girişimlerde bulunanların karşısında duruyoruz.



NE YAPTI?

İmam hatip okulları kapanmamıştı. Ancak yaptığı konuşmalarda sanki bütün imam
hatipler kapatılmış gibi göstermeyi sürdürüyor. İmam hatiplerin orta bölümleri
28 Şubat’ta kapatılmıştı. Ancak sadece onlar değil, diğer bütün ortaokullar da
kapatıldı. "4+4+4" yasasıyla imam hatip ortaokullarını açarken,
ayrımcılık yaptı ve özel liselerin ortaokullarını açmadı.



İmam hatip ortaokulları ve Peygamberin Hayatı derslerini, insanların inançlarını
öğrenmesi için değil “dindar nesil” yetiştirmek için getirdi. Buna ilişkin “4+4+4” Yasası’nı büyük bir
dayatmayla geçirdi. Bunun için, AKP Grubu, Meclis Milli Eğitim Komisyonu’nu
bastı, bir milletvekilini tekmeledi, muhalefet milletvekilleriyle arbede çıkardı;
milletvekillerinin en temel hakları olan konuşma haklarını, önerge verme
haklarının kullanmalarını engelledi. Bu darbenin ardından yine oy çoğunluğuna
dayanarak, yasayı muhalefetin bütün uyarılarına rağmen Meclis’ten geçirdi.



2010 yılında yapılan anayasa değişikliklerini de büyük bir dayatmayla halkoyuna
götürerek kabul ettirirken, neredeyse çıkarılan bütün yasalarda, yapılan bütün
düzenlemelerde dayatmaya başvurdu.



“VESAYETİ KALDIRDIK, DARBE DÖNEMİNİ KAPATTIK”

AK Parti, 1920’deki Büyük Millet Meclisi ruhunu, 1923’teki kuruluş ruhunu
bugüne taşıyan partidir. AK Parti, kuruluş ruhuna tamamen aykırı şekilde,
otoriterleşen, militarist, vesayetçi rejimi, demokrasiyle buluşturan,
demokrasiyle kucaklaştıran bir partidir. AK Parti, Türkiye’yi tarihin akışıyla
örtüşen şekilde, tabii mecrasına sevk eden bir partidir. AK Parti, Türkiye’yi
normalleştiren bir partidir. AK Parti, korkuları, vehimleri, tedirginlikleri
bertaraf eden; refahı, adaleti, özgürlükleri, hakkı ve hukuku kendisine şiar
edinmiş bir partidir. AK Parti, kurulduğu gün olduğu gibi, bugün de umudun
partisidir, güvenin partisidir, istikrarın partisidir.



Biz, çoğunluğun azınlığa hükmetmesine sonuna kadar karşı çıktık ve karşı
çıkıyoruz. Ancak, azınlığın da çoğunluğa hükmetmesine, azınlığın çoğunluğu
tahakküm altına almasına da biz müsaade etmedik ve etmeyeceğiz.



Bu ülkede milli iradenin üzerine ipotek konamayacak. Bu ülkede vesayet, bu
ülkede statüko kendisine zemin bulamayacak. AK Parti ile bu ülkede darbeler
dönemi kapanmıştır; inşallah sizlerin demokrasiye sahip çıkmanızla, bu ülkeye
darbeler dönemi geri gelmeyecek.



NE YAPTI?

Askeri vesayeti kaldırdı ancak bu kez kendi vesayetini oluşturmaya başladı. "Türkiye'yi
normalleştiriyorum" diye tam tersine yeni bir korku iklimi yarattı, tek
adam yönetimini kurdu. Çoğunluğun azınlık üzerinde tahakküm kurmasını sağladı.
Meclis’te çıkarılan yasalar, itirazlara karşın, "Biz çoğunluğuz” denilerek
dayatmayla çıkartıldı. Muhalefet sık sık kendisine, yeni vesayetçi bir düzen
oluşturma suçlamasında bulundu ve bulunmayı sürdürüyor.



Hukuku sadece kendi adamları için istedi. Çok sayıda "kişiye ya da belli
bir kesime özel" düzenleme yaptı ve "kişiye özel yasa" çıkardı.
Savcılar, MİT Müsteşarı hakkında soruşturma açınca özel yasa çıkardı. TMSF
Başkanı koltuğunu boşaltmayınca özel yasayla görevini sürdürmesini sağladı.
AKP'li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek için de özel yasa
çıkartılarak, "görevi kötüye kullanma" suçunun cezası azaltıldı.
Düzenlemeler büyük ölçüde, AKP’nin çekirdeğini oluşturan dinci kesim dikkate
alınarak yapıldı.



“POPÜLİZME TEVESSÜL ETMEDİK”

Siyaset yaparken de, hükümet icraatlarımızda da ilkelerimizden sapmadık,
popülizme asla tevessül etmedik.



NE YAPTI?

Eski tarz popülizm yapmadı ama popülizmin dik alasını yaptı. Sözgelimi 2011
Milletvekili Seçimleri’nde öncesinde, oy kaybetmemek için, ekonomideki ısınmaya
ve bu ısınmanın yarattığı yalancı bahara seyirci kaldı. Bu yeni tip popülizmin
faturası şimdi zamlar ve vergi artışlarıyla şimdi vatandaşa yıkılıyor.



Yerel seçimler öncesinde şimdi 11 ili büyükşehir belediyesi yapıyor. Bu
düzenlemenin temel amaçlarından biri büyükşehir yapılacak illerin seçmenlerinin
oyları. Yani yasa popülist bir yasa.



“SİYASETİ HİZMET VASITASI YAPTIK”

AK Parti ile birlikte, siyaset artık ikbal kapısı değil, millete hizmetin
vasıtasıdır. Milletin önünde cereyan etmeyen, milleti hesaba katmayan,
seçkinci, statükocu, vesayetçi eski siyaset, AK Parti ile, bizzat millet tarafından
tasfiye edilmiştir. Bugün artık siyasetin sahibi millettir. Siyaset, AK Parti
ile itibar kazanmış, sorun çözme yeteneği, millete hizmet etme kabiliyetine
kavuşmuştur.



NE YAPTI?

Siyaseti hizmet kapısı yaptı ama aynı zamanda iktidar yanlıların zenginleşme
kapısı da yaptı. İktidara yakın şirketler ve işadamları zenginleştikçe
zenginleşti. Parti yöneticilerinden devletten milyonlarca lira kazananlar oldu.
İslamcı kesim artık saray gibi konutlarda oturuyor, en lüks jiplere,
otomobillere biniyor. Artık kendi sosyeteleri bile var.



“KİBİRLENMEDİK, BÖBÜRLENMEDİK”

Son nefesinde diyor ki Sultan Alparslan: daha bir kaç gün önce, yüksek bir
yerden orduma bakıyordum. Ayaklarımın altındaki toprağın, azametimden
titrediğini Hissettim. Dünyanın hakimi benim, kim benimle boy ölçüşebilir diye
kendi kendimle konuştum. Rabbim bana, insanların en sefilini gönderdi. Savaşta
yenilmiş bir esir, bir mahkum, benden güçlü çıktı, Hançeriyle beni devirdi.
Beni tahtımdan, beni canımdan etti. Evet… Azamet, kibir, gurur, enaniyet
yanıltıcıdır. Yeryüzünde kibirle yürüyenler, böbürlenerek yürüyenler her zaman
kaybetmiştir.



NE YAPTI?

Oy oranı arttıkça, böbürlendikçe böbürlendi, kibirlendikçe kibirlendi.
Muhalefete ve kendisine yakın olmayan herkese tepeden baktı, aşağıladıkça aşağıladı.
Kendisine yakın gazetecilerden, Zaman Yazarı Ali Bulaç bile “rehavet” ve “kibir”
uyarısında bulunmak zorunda kaldı.



“TERÖRLE KARARLILIKLA MÜCADELE ETTİK”

Bir yandan terörle kararlı şekilde mücadele ederken, eş zamanlı olarak, terörü
doğuran, terörü besleyen, terörün istismar ettiği sorunların üzerine de
kararlılıkla gittik. Bakın, altını çizerek ifade ediyorum: Gerek
demokratikleşme mücadelesinde, gerek teröre karşı verdiğimiz mücadelede, 10 yıl
boyunca hem yalnız bırakıldık, hem de türlü türlü engellerle karşılaştık. Ama
bunları mazeret olarak görmedik. Bunları bahane olarak görmedik. Millet bizim
arkamızda dedik, millet bizimle beraber dedik ve tek bir geri adım atmadan
mücadelemizi sürdürdük.

 

Biz bu meseleyi çözeceğiz dedik, biz anaların gözyaşını, babaların gözyaşını
dindireceğiz dedik ve yalnız kalmamıza, engellenmemize, tüm tahriklere, tüm
provokasyonlara rağmen yolumuzda kararlılıkla ilerledik. ..... Şunu burada
samimiyetle söylüyorum: Yalnız kaldık, mücadeleden asla vazgeçmedik.



NE YAPTI?

Terörle hiçbir zaman kararlı bir mücadele yürütmedi. Geçen hafta NTV ve Star
TV’nin ortak canlı yayınında kendisi, kendi dönemlerinin terör örgütüne karşı
en az operasyonların yapıldığı dönem olduğunu, terör örgütünün en çok kendi
dönemlerinde silahlandığını söyledi.



Önce “Kürt sorunu var” diye yola çıktı ve sorunu çözeceğini savundu. Ancak
yaptığı yanlışlar nedeniyle, “Kürt açılımı” dahil, kamuoyundan gizli kapaklı
uyguladığı politikalar fiyaskoyla sonuçlandı. Sonra “Kürt sorunu yoktur” diye
şahin politika izliyormuş gibi yaparak, milliyetçi oyları da topladı.



Oslo görüşmeleriyle bu pazarlıkları terör örgütünün seçimler öncesinde
saldırılarını durdurmasını sağlayarak, seçimleri kazandığı anlaşıldı.



Muhalefet, çözüm diye ne yapıldığını bilmediği, muhalefet partilerine hiçbir
bilgi verilmediği için destek vermedi. Muhalefet partilerinden, sürekli, ne tür
bir çözüm düşündüğünü söylemeden, kendisine körü körüne destek vermelerini
istedi. Onlar da haklı olarak destek vermeyince yalnız kaldı. Yaptığı bütün açılımları
fiyaskoyla sonuçlandı. Yaptığı pazarlıklar şimdi ayağına dolaşmaya başladı.



Pazarlıkların toplumda yarattığı büyük tepkiyi kapatmak, oy kaybını önlemek
için Kürt sorununda daha şahin politikalara yöneldi. Önümüzdeki yıl yerel
seçimler yapılacağı için bu politikadan yavaş yavaş çarkediyor ve PKK'ya "operasyonları
durdurun, anlaşalım" mesajları yolluyor.



“SURİYE’DE DAHLİMİZ OLMADI”

Suriye’de yaşanan katliamlardan dolayı evini terk eden yaklaşık 100 bin
Suriyeli kardeşimize kucağımızı açtık, topraklarımızı açtık, kamplarımızı açtık
ve onları şu anda Türkiye’nin emniyeti altında misafir ediyoruz.



Suriye’de bu olayların ortaya çıkmasında Türkiye’nin hiçbir dahli, hiçbir
müdahalesi olmamıştır. Türkiye, Esed rejimini, gelmekte olan olaylar konusunda
dostça uyarmış, gerekli reformların acilen yapılması için Esed rejimine gerekli
tavsiyelerde bulunmuştur.



Ne yazık ki, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dünyanın gözü önünde cereyan
eden bu soykırım, bu katliam karşısında, sessiz ve tepkisiz kalmayı, bir kez
daha küresel vicdanı yaralamayı tercih etmiştir.



NE YAPTI?

CIA'nın, Suriye'de karışıklığı başlatmasının ardından kendisi olaylara bir süre
seyirci kaldı. Ancak isyana kalkışanların arasında Müslüman Kardeşler'in de
olduğunun anlaşılmasından sonra Suriye politikası değişmeye başladı. Düne kadar
"Dostum, kardeşim" dediği, ailece görüştükleri, kızının düğünü için
özel uçakla davetiye gönderdiği iddia edilen Erdoğan, Esad'la ilişkileri
germeye başladı. Esad'ın arkasında halk desteği olmasına, demokratikleşme
yönünde adımlar atmasına karşın, sonucu beklemeden Suriye'ye neredeyse savaş
ilan ediyormuş gibi açıklamalar yaptı. Suudi Arabistan ve Katar'la birlikte
Suriye'nin içişlerine fiilen müdahale etti. Suriye'nin karışması ve iç savaşa
sürüklenmesinde önemli bir rol oynadı. Daha ortada mülteci yokken Hatay'da
kamplar kurdu. Bu süreç içinde, MİT'in Suriye'de operasyonlar yaptığı, 44 MİT
elemanının bu ülkede yakalandığı haberleri gelmeye başladı. Bir başka deyişle
MİT'in bu ülkedeki iç savaşta rol aldığı anlaşıldı. Bu iddiaları hiçbir zaman
yalanlamadı. Suriye'deki sözde isyancıları açıkça destekledi. Türkiye'den ağır
silah, markasız mermi ve mühimmat gönderdiği iddiaları ortaya çıktı. Markasız
mühimmat iddialarını hiç yalanlamadı ama silah göndermediğini, muhaliflere
lojistik destek verdiğini açıkça söyledi. Ancak muhalifler Türkiye'den silah
geldiğini söyledi. Kampları, Irak'taki gibi emperyalizmin satın alarak
isyancıların saflarına katılmasını sağladığı askerlerin üssü yaptığı ortaya
çıktı. Hatay'dan Suriye'ye vur-kaç saldırıları düzenlendi. Türkiye ile Suriye
ilişkileri tamamen koptu. Bu ülkeye olan ihracat tamamen durduğu gibi Ortadoğu
ülkelerine yapılan ihracat da sekteye uğradı. Hatay, Gaziantep, Kilis yöresinde
ekonomi ağır darbe aldı.



“DIŞ POLİTİKAYA İTİBAR KAZANDIRDIK”

10 yıl boyunca, her alanda yaptığımız reformlarla birlikte, devlet ile millet
arasındaki mesafeyi ortadan kaldırdık, demokrasinin standartlarını yükselttik,
dış politikaya itibar, ekonomiye güven ve istikrar kazandırdık.



Bizim dış politikamız hak üzerine, hukuk üzerine, adalet üzerine bina
edilmiştir. Önümüzdeki süreçte de aktif, ön alıcı, küresel vicdanı öne çıkaran,
hakkı, hukuku ve adaleti yücelten, kardeşliğe, dostluğa, dayanışmaya önem veren
bir dış politika uygulamaya devam edeceğiz.

 

Sorunların üzerine giden biz olacağız. Biz her zaman ateşi söndürmeye, acıları
dindirmeye gayret edeceğiz. Her ne pahasına olursa olsun, mazlumların,
mağdurların, ihtiyaç sahiplerinin yanında olacağız.

 

10 yılda, ülke içinde tesis ettiğimiz istikrar ve güven ortamı, dış politikada
takındığımız etkin, yapıcı tavır, Türkiye ekonomisinin tarihinde hiç olmadığı
kadar başarılı bir süreç izlemesini beraberinde getirmiştir.



Biz, 10 yıl boyunca küresel vicdanın sesi olduk; Allah’ın izniyle, milletimizin
desteğiyle, bundan sonra da küresel vicdanın sesi olmaya devam edeceğiz.



10 yılda, ülke içinde tesis ettiğimiz istikrar ve güven ortamı, dış politikada
takındığımız etkin, yapıcı tavır, Türkiye ekonomisinin tarihinde hiç olmadığı
kadar başarılı bir süreç izlemesini beraberinde getirmiştir.



NE YAPTI?

“Komşularla sıfır sorun” diye yola çıktı. Bu politika çöktü ve Türkiye, 10 yıl
içinde, en önemli üç komşusu olan İran, Suriye ve Irak’la neredeyse boğaz
boğaza gelmek üzere. Olmayacak bir Ermeni açılımı yaptı ama o da fiyaskoyla
sonuçlandı.



Dış politikayı ilkeler ve çıkarlar üzerine inşa etmek yerine, Ortadoğu’da
duygusallık üzerine kurdu ve mezhep eksenli bir politika uyguladı. Sünni
ülkeler Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte Şii Suriye yönetimini devirmeye
çalıştı. Irak’ta Sünni yöneticilere verdiği destek nedeniyle Şii yönetimle
ilişkiler bozuldu.



“NATO’nun Libya’da ne işi var” dedi, sonra Kaddafi’nin devrilmesi için uçak ve
gemi gönderdi; çoğu El Kaideci olan isyancılara lojistik destek gönderdi.
Kaddafi korkunç bir biçimde öldürüldükten sonra, Libya petrollerinden pay
kapmak için isyancılara bavullarla 200 milyon dolar gönderdi. Ancak Fransa
Libya petrollerinden istediği payı alırken, Türkiye alamadı.

 

Suriye’de aşırı dinci Müslüman Kardeşler’i iktidara getirmeye çalıştığını fark eden
batılı ülkeler, Erdoğan’dan desteğini tamamen çekti. Kendisi bu yüzden sık sık “Amerika
bizi yalnız bıraktı” diye şikayet etti. Türkiye, Ortadoğu’da ve batıda yalnız
bir ülke haline geldi.



“EKONOMİYİ DÜNDAYA ÜST SIRALARA TAŞIDIK”

10 yıl boyunca ekonomide son derece kararlı bir tutum izledik. Her zaman şeffaf
olduk, gerçekleri tüm boyutlarıyla milletimizle paylaştık, tedbirleri,
milletimize gerekçelerini açık açık anlatarak uygulamaya koyduk.

 

Milletin partisi AK Parti, milletle tesis ettiği derin muhabbetin bir eseri
olarak, 10 yılda ekonomiyi kat kat büyütme başarısını gösterdi. Küresel finans
krizinin tüm dünyayı etkisi altına aldığı bir süreçte, AK Parti iktidarı
Türkiye ekonomisini istikrarlı şekilde büyütmeye, işsizliği düşürmeye,
yatırımları artırmaya, Türkiye’yi güvenli bir sığınak olarak dünyada en üst
sıralara taşımaya devam etti.

 

1993-2002 yılları arasında Türkiye ekonomisi yıllık ortalama yüzde 3
büyüyebilirken, AK Parti dönemlerinde, 2003-2011 arasında büyüme yıllık
ortalama yüzde 5.34 olarak gerçekleşti.



NE YAPTI?

İktidara geldiğinden beri Kemal Derviş’in uygulamaya koyduğu politikaları aynen
sürdürdü. Derviş’in programında yer alan özel sektörün güçlendirilmesine
yönelik mikro reformları bile uygulamaya koyamadı. Ekonomi büyüdü ama üretime
dayalı olarak değil, sıcak paraya, tüketime ve borçlanmaya dayalı olarak
büyüdü. Devletin 2002’deki tüm borçları 212 milyar dolar iken, 2011’de 500
milyar doları geçti. Özel sektörün dış borcu 43 milyar dolardan 202 milyar
dolara yükseldi. Tüketicilerin bankalara borcu 6.5 milyar liradan 220 milyar
liraya çıktı. Devletin 2003-2010 yılları arasında ödediği faiz miktarı 400
lirayı geçti.



Halk borca batırıldığı ve gelirlerinin büyük bölümüne el konulduğu için, halk
büyüyen milli gelirden büyümenin gerektiği payı alamadı. Milli gelirdeki artış,
AKP’nin yeni sermaye sınıfının büyümesine gitti.



Türkiye’yi, ekonomide, bu süre içinde dünyada en üst sıralara taşıyamadı. Tam
tersine Türkiye, 1998 yılında gelişmiş ülkelerin yer aldığı G-20 ülkeleri
arasında 15. sıradayken, 18. sıraya düştü. (www.gazetecileronline.com)



İLGİLİ HABERLER