Reklam
Dikmen’den milletvekillerine yıpranma payı çağırısı

Dikmen’den milletvekillerine yıpranma payı çağırısı

İGC Başkanı Misket Dikmen, “14 Kasım’a kadar yıpranma payımızı haykırırcasına sürekli gündemde tutalım” dedi.

23 Ekim 2020 - 11:03

Begüm Burçak GÜNAY - GERÇEK HABERCİ- ÖZEL RÖPORTAJ - Gazeteciler toplumu ve dünyayı takip etmekten kendilerini düşünmeye fırsat bulamayan bir meslek grubu. Yanı başımıza kadar gelen hak gaspını dahi yeterli düzeyde yüksek sesle dile getirmiyoruz. GERÇEK HABERCİ olarak balkonumuz her siyasi partiye ve kentin her dinamiğine açık. Ama bu sefer kırk yılın başı kendi meslek örgütümüze yer açtık. İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen’le cemiyet başkanlığını, mesleğin gündemdeki sorunlarını konuştuk. 14 Kasım’da TBMM’ye gelecek olan Torba Yasada gazetecilerin yıpranma payı ile ilgili hak gaspını da konuştuk. Dikmen, “Burada bütün meslektaşlarımıza büyük görevler düşüyor. Yani bunu 14 Kasım’a kadar haykırırcasına her gün gündemde tutmak lazım” diye konuştu. Dikmen, iktidar partisi dahil tüm siyasi partilerin milletvekillerine de çağrıda bulundu.

-Cemiyet başkanı olduğunuz sürece meslektaşlarımız İGC’nin haberlerine ne denli ilgi gösterdiler?

Cemiyet haberleri her zaman yüksek reyting aldı. Bununla beraber içinde bulunduğumuz, bu kelimeyi sevmiyorum; ama konjonktür, memleket meseleleri açısından baktığımızda bazı açıklamalarımız, bazı yaklaşımlarımız göz ardı edildi. Bu da açıkçası beni üzdü. Çünkü İGC tüm gazetecileri kucaklayan, İzmir’deki üyelerinin genel profiline baktığımız zaman, zaten o meselelere sessiz kalmayacak yapıya sahip bir üye yapısı var. Cemiyet’in kendi inandıkları, inançları, duruşu çerçevesinde bir profili var Cemiyet’imizin.

-Bazı konular göz ardı edildi, dediniz. Bunu biraz açar mısınız? Siyasi konuları mı kast ediyorsunuz?

Evet. Siyasi konular olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle bizim gazetecilerin siyasi anlamda uğradıkları baskı, haksızlık, taciz gibi sorunlarında, gazetecilerin tutuklanmasında, uluslararası örgütlerle birlikte yaptığımız söylemlerde ve de örneğin ortaya koyduğumuz bazı eylemlerde biz İzmir gazetelerinde, medyasında çok fazla yer bulmadığımızı, özellikle yer bulmadığımızı da biliyoruz. Yani, ne kadar? Belki bir elin parmakları kadardır. Ama bunların hepsi çok önemli. Aslında yayımlanacak olsa ciddi ses getirecek ve daha çok bilinecek. Nitekim son mesele, Dokuz Eylül’le ilgili açıklamamızın çok fazla yer bulmadığını görüyorum. Bunun nedenlerini ayrıca sorgulamak lazım.

-Açıkçası o metin çarpıcı bir üslupla yazılmıştı…

Bir kısmını ben yazdım. Murat Atilla’nın katkısı oldu. Çünkü, buna paralel olarak Dokuz Eylül de (gazetesi) bir tepki gösterecekti. Hatta aramızda tek açıklama mı yapalım, ayrı mı yapalım gibi bir sorgulama da yaşadık. Daha sonra ikisini ayırmayı yeğledik. Ama Murat Atilla’nın katkısı var. Cemiyet adına olanını da ben düzenledim.

-Gerek iktidar gerek ana muhalefet partisinden hatta diğer siyasi partilerden bu konuda size olumlu-olumsuz geri dönüşler oldu mu?

Bizim açıklamamızdan sonra telefonla olumlu dönüşler aldım. Özel arayanlar için söylüyorum bunu. Sosyal medyadaki tepkiler, verilen cevaplara baktığımızda açıklamanın olumlu etkisini gördük. Olumsuz anlamda herhangi bir geri dönüş olmadı. Siyasi partiler, daha açık ifadeyle iktidar cenahından herhangi bir tepkiyle karşılaşmadık. Son derece çağdaş bir üsluptu. Benim tüm hayatım boyunca açıkçası önem verdiğim şeylerden biridir. Öyle gördük, öyle öğrendik. Ben insanları gülerek de eleştirebileceğimizi biliyorum. İlla sinirlenmeniz gerekmiyor. Üslup çok önemli. Özellikle karşımızdaki üslup yakışıksızsa onun karşılığında temiz ve saygılı bir üslubun çok ciddi bir etki uyandıracağına inanıyorum.

-Peki Sayın Hotar’ın eski partisinden “İsmimizi kullanma; ama siz haklısınız. Siz doğrusunuz” diyenler oldu mu? Yani AK Parti’den kimse sizi arayıp açık olmasa da size hak verdiğini söyledi mi?

Hayır, hayır. Olumlu ya da olumsuz hiçbir görüş almadım.

-Röportaj öncesi görüşmemizde STK’lerle yan yana gelebilen, herkesle çalışabilen bir kurum olduğunuzu söylediniz. Bundan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’yle olası ilişkileriniz, olası ortak çalışmalarınız ne şekilde seyredecek?

Akademik çalışmanın sağlayacağı faydaya bakılır ve çalışılır. Neden olmasın? Dokuz Eylül Üniversitesi’nin birimleri bu konuda engellenmedikten sonra burada herhangi bir sorun yok. Bir işbirliği söz konusu olduğunda İGC olarak saygın üslubumuzdan vazgeçmeyiz. Yeter ki o üslupla gelinsin.

-İGC’nin tarihini bilen biri olarak ilk kadın başkan olduğunuzu biliyorum…

Türkiye’de de ilk kadın  başkan benim.

-Mart ayında da genel kurulumuz var. Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda ne görüyorsunuz başkanlığınızla ilgili? Ne hissediyorsunuz?

Tüzük gereği iki dönem başkanlık yapabiliyoruz. Kişisel olarak ikinci dönemim sona eriyor. Yönetim kurulumuz için böyle bir kısıtlama yok. Arkadaşlarımız yeni yönetim kurulu için bir şeyler düşünebilirler. Elbette olması gerekir. O açıklamada da söylediğim gibi, bu Cemiyet’in yönetimi seçimle başa gelir. Seçim sürecinin sonucu ne olacaktır, bilmiyorum. Dönüp baktığımda zorlu zamanlar, hak etmediğim ithamlarla karşılaştığım zamanlar oldu. Örneğin bir olağanüstü genel kurula giderek, bir anlamda güven tazeleyerek yeniden yönetimi sürdürmek, ardından ikinci dönem için yeniden seçilmiş olmak çok önemli bir gurur vesilesi. Evet, ben Cemiyet’in ilk kadın başkanıyım; ama sanırım çok uzun yıllar kırılmayacak bir rekorum daha olacak görevi teslim ettiğimde. O da, 21 yıl aralıksız yönetimde yer almış tek yönetim kurulu üyesi olmak…

-Zirvede bırakıyorsunuz yani…

Şöyle ki, başkanlık olarak karşılaştırmazsak eğer, İsmail Sivri’den sonra, sonra değil onun rekorunu bile kırmış oluyorum. Beni görebilseydi çok mutlu olurdu diye düşünüyorum.

-Başkanlık sonrası Cemiyet’le bağınız nasıl olacak?

Asla kesmem. Niye? Ben bu Cemiyet’in daha önce başkanlığını yapmış biri olarak elimden geldiğince yapabileceğim her şey için zaten hazır olacağım. Aksi düşünülemez, yakışmaz da…Köşeye çekilmek…Çünkü Cemiyet’imiz varlığını sürdürüyor. Gerçekten Türkiye çapında çok güçlü bir Cemiyet’iz.

-İstanbul mu kuruluyor önce İzmir mi?

Yirmişer gün arayla İstanbul, Ankara, İzmir kuruluyor. 1946 yılında neredeyse aynı ay içinde kuruldu.

-İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, biliyorsunuz, daha sonra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti adını alıyor. Yaşıt olmanıza rağmen aranızda tatlı bir kıskançlık, bir çekişme var mı?

Hayır, bir kıskançlığa sebep olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta İstanbul, Türkiye’de medyanın kalbinin attığı bir kent. Bugün, diğer cemiyetlerin üç-beş katı üyeye sahip. Biz (İGC) şuanda 934 üyeli bir Cemiyet’iz. İstanbul’un, en hatırımda kaldığı kadarıyla, beş bin civarında üyesi vardı. Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin de bin’in üzerinde üye sayısı var. Zaten, bu üç cemiyetin yapısına baktığımızda her zaman Anadolu basınına örnek olması ve öncülük etmesi gerektiğine inandım. İstanbul cemiyetiyle bunu zaman zaman yaptık. Hatta bütün basın örgütleri bunun içine dahil olmalıydı. Ben, Atila (Sertel) başkanın göreve geldiği süreçte Ali Ekber Yıldırım’dan sonra Basın Konseyi’nde Cemiyet’imizi temsil ettim. Hala o görevi sürdürüyorum. Basın Konseyi çok güçlü bir örgüt. Özellikle mesleğin etik ilkeleri açısından Konsey’in bu görevi yerine getirmesi çok önemli. Orada çok şey öğrendim. Çünkü Basın Konseyi’nin bünyesi sadece gazetecilerin değil; aynı zamanda hukukçuların da dahil olduğu, okur temsilcileri ve akademisyenlerin de dahil olduğu bir kurul. Onlarla da yaptığımız çalışmalar var. TGC’yle zaman zaman ortak çalışmalar yaptık. Belli platformlarda bir araya geliyoruz. Örneğin basın kartlarıyla ilgili içinde Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın da olduğu, sendikanın başını çektiği, Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin de katkı sağladığı, Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun da içinde olduğu bir periyotlarda çalışmalarımız var. Yani mesleki sorunlara çözüm konusunda bir araya geliyoruz.

-Basın kartları konusunda durum nedir? Meslek örgütlerinin “kartları biz vereceğiz” diye bir açıklamasını hatırlıyorum….

Hukuki altyapısı oluşturulmaya çalışılıyor. Niye olmasın? Dünyanın dört bir yanında basın kartlarını meslek örgütleri veriyor. Örneğin Almanya’da, Alman Basın Çalışanları Sendikası var. Onlarla bir toplantıda aynen bunu sormuştum: Sizin ülkenizde basın kartları nasıl veriliyor. Onlar da, “Biz sendikayız. Sendika verir bunu” demişlerdi. Olması gereken budur. Ya da bağımsız bir kurul verir. Daha önce Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü söz konusuyken Basın Kartları Komisyonu’ndan bu meslek örgütleri vardı. Bir anlamda bağımsız bir komisyon tarafından veriliyordu. Adil bir komisyondan çıkıyordu. Komisyonun adil olması zaten feshine neden oldu, bir anlamda.

-Şimdi nasıl veriliyor?

Şimdi, basına erk nasıl yaklaşıyorsa öyle veriliyor. Eğri oturalım doğru konuşalım.

-O komisyonun niteliği-niceliği nedir şuanda?

Niteliği şu: Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bağlı. Bildiğim kadarıyla dört ya da beş kişiden oluşan; ama sistemde aynı bakış açısından giden bir komisyon. Artık siz bunu nasıl değerlendiriyorsanız. Yani istediğini anında düşürüyor, istediğini kabul ediyor. Bakıyorsunuz, basın kartını almanın koşulunun tamamını haiz bir gazeteci oradan alamıyor. Hala gazetecilik yapan; ama gazetenin veya sahibinin bir nedenle uzaklaştığı, özellikle 15 Temmuz’dan sonraki süreçte kapatılan gazete çalışanlarının da aynı kefeye koyulduğu, aynı kefeden dolayı mağdur olduğu bir durum söz konusu.

-Yıpranma payı ile ilgili mesleğimizde bir hak gaspı söz konusu. Nedir durum, meslek örgütü olarak eylem planınız ne?

Biliyorsunuz, daha önce yıpranma payı kaldırılmıştı. Daha sonra belli kısıtlamalarla tekrar getirildi. Şimdi de Torba Yasa’yla “basın kartı taşıma koşulu” getiriliyor. Basın kartıyla çalışanlar, yani sürekli olarak kullananlar yavaş yavaş azalıyor. Daha çok yeni basın kartı alanları ilgilendiriyor. Zaten basın kartının objektif dağıtılmasıyla ilgili kaygılarım olduğunu ifade ettim. Bu şekilde basın kartı olmayan; ama basının matbaaların gerçek emekçilerinin hakkının yeneceğini düşünüyorum. Bunun mutlaka durdurulması gerekiyor. Aslında bunun iktidar partisinin meclisteki temsilcileri tarafından da dikkate alınması gerekiyor. Çünkü çok büyük bir adaletsizlik söz konusu. Bizim adaleti elimizde fenerle aradığımız ülkemizde hiç değilse bu konuda adil davransınlar. Hakkı teslim etsinler diye düşünüyorum. TGS bu konuda çok önemli bir kampanya başlattı. O kampanyaya biz de katıldık. Bütün basın kuruluşları bu konuda ciddi işler yapıyorlar. Dün (21 Ekim) gazeteci kökenli milletvekilleri ortak bir açıklama yaparak bu konunun altını çizdiler. Biz de çiziyoruz. Burada bütün meslektaşlarımıza büyük görevler düşüyor. Yani bunu 14 Kasım’a kadar haykırırcasına her gün gündemde tutmak lazım. O Torba Yasa’dan bunun çıkması gerekiyor. Buna izin verilmemesi gerekiyor. Aynaya bakıp da vicdanına soru soran hiçbir milletvekilinin buna olur vermemesi gerekiyor. Çünkü büyük bir adaletsizlik. Yasaya aykırı bir düzenleme. “Basın kartı olmayana verilemez” ibaresinin çıkarılması gerekiyor.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Patenli genç kamyonun arkasına tutunup tehlikeye aldırış etmeden dans etti
Patenli genç kamyonun arkasına tutunup tehlikeye aldırış etmeden...
Başıboş köpeklerin mahalleliye korku yaşattığı anlar kamerada
Başıboş köpeklerin mahalleliye korku yaşattığı anlar kamerada