SUÇ KİMDE?


Hani tam da Nâzım’ın dediği gibi “Hava kurşun gibi ağır” 
Çok uzun zamandır bu ülkede nicedir insanın içini ısıtan, ufkunu serinleten bir hava oldu mu ki?
Eskilerin diliyle dersek “Bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete."
Ama yine Nâzım’ın diliyle;
“Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.”

Nazi zulmünün miladi sayılır alanlarda yakılan kitaplar. Ardından bir dünya savaşını sürükledi getirdi örgütlü cehalet ve bağnazlık.
Biz yasaklanan toplanan kitapları, dergileri geçtik, baskın yapılıp yazarları tutuklanan gazetelerin televizyon kanallarının kapatılış hızına yetişemiyoruz.
Bugün aleni gerçeklerin öğrenilmesini gizlemeye çalışanlar bir dönem telekulak ve kaset skandallarıyla ülke siyasetini şekillendirdiler.
İnsanın özel hayatının bile didik didik edildiği o dönemleri yaşamadık mı?
Sahi sizce de halen devlet yurttaşlarını izlemiyor mu?
Peki, yurttaşlar olarak nereye sürüklendiğimizin ne kadar farkındayız?
Mesela, hala adalet, hukuk, hak aramaya ve bulabileceğinize inancınız var mı?
Bu ülkede yıllardır kayıplarını arıyor insanlar. 
12 Mart'ı bilenlerden dinledik, yasaklı kitaplardan okuduk. 
12 Eylül'de tank seslerine uyandık. 
Sesini duyamadığımız faili meçhul ölüler hala dosyalarının tozlu raflardan indirilmelerini bekliyor.
Bir dönem polis devletinin ayak seslerini duyduk. Duymazdan geldik
15 Temmuz dinci darbesini kahramanca savdık derken!
Şimdi de sokakta koşar adım dinci faşizmin ayak sesleri…
Egemen güçte hoşgörü sıfır noktasında; “Benim gibi düşünmüyor, benim gibi yaşamıyorsan yaşam hakkı tanımam” mantığının adım adım uygulamaya geçtiğini görüyoruz.
Sahi o 15 Temmuzun ardından doğan Yenikapı Ruhu'nu bir daha gören oldu mu? Bir görünüp kayboldu çölde serap gibi.
Hani “birlik, bütünlük, demokrasi, özgürlük” falan deniyordu, ne oldu?
Binlerce memur, öğretmen, hakim, savcı vs FETÖ suçlamasıyla işinden atıldı, gazeteciler hapse tıkıldı, televizyonlara ayar çekildi. Basın tamamen susturuldu, üniversiteler teslim oldu… 
Seçilmiş milletvekillerinin evleri basılıp gözaltına alındılar yetmedi, tutuklandılar.
Milletçe oturduğumuz yerden konuşup, akıl vermeyi, atıp tutup kahramanlık etmeyi eskiden beri severiz. Kahvede, meyhanede, iş yerinde, alışverişte, kabul gününde ama her yerde sohbet biraz koyulaştığında gündeme gelen; “ne olacak bu memleketin hali” sorusunun cevaben kurulan
“Sallandıracaksın bunlardan üç beşini meydanda bak nasıl düzeliyor ülke” cümlesi açık ara birinciliği alır. Korkarım ki laf olsun diye kurulan bir cümle değil. Bu düşünce hala geçerliliğini koruyor olmasa ikide bir gündeme getiriliyor olması boşuna değil.
Ölümden nasıl bir barış, nasıl bir huzur, bir özgürleşme sağlanır ki?
Öldürmek, olsa olsa içindeki nefreti soğutur, ama hata yaptıysan geri dönüşü de yoktur.
Bu ülkede ölmek kolay, ölümü kutsamak da meziyet sayılır. 
Oysa çözüm onurluca yaşam hakkını savunmakta…
Öyleyse ne olmalı, ne yapılmalı da bu topraklarda barışın, demokrasinin yeşerebilmesi için tüm güçler bir araya getirilebilmeli?
Ne olmalı da,askeri, siyasetçisi, yazarı, akademisyeni, sanatçısı, bilim insanları dayanışma içinde olmalı?
Kimin canı ne kadar yanmalı, kimler kaç kez daha ölmeli ki, Alevi, Sünni, Türk, Kürt omuz omuza zulme karşı durmalı?
Daha ne yaşanmalı ki, işçisi köylüsü, kentlisi kol kola yürümeli?
Bir bir kapımızı çalınmadığı sürece zulümden muaf olduğumuzu sanmaktan olsa gerek rahatlığımız… 
Nazım’ın dediği yerdeyiz yine…
“Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin, 
Demeye de dilim varmıyor ama
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim”

DİP NOT: Bu dünyadan ayrılışının 78. Yıldönümünde Sevgili hatıran önünde saygıyla eğilirim Ata’m. Emanetini koruyamadık, huzurunda başımız eğik… İzindeyiz deyip yan gelip yattık bizi affetme