BİR KRİZDEN BİR KRİZE YENİ YIL


 Yılın son günlerini yaşıyoruz.  Siyasi iktidarın propaganda mekanizmaları, ekonomik krizi sadece döviz kurundaki artışla açıkladılar.  Papaz Brunson bahanesiyle, bunu dış güçlerin yaptığını, yoğun bir söylem ve propagandayla halka kabul ettirmeyi de başardılar. Papaz gittikten sonra , döviz kuru üzerinde yaratılan baskılarla, meydana gelen nisbi kur düşüşü, “zor günlerin geride kaldığı” söylemine dönüştü. 

Oysa Anadolu’da hep söylenir; dur,  “armudun büyüğü heybede” denir.  Bakalım, bizler daha büyük armutlar mı göreceğiz sürpriz anlamında, yoksa gerçekten kötü günler geride mi kaldı? Bu dönem “borç ödeyememe krizi” olarak tarihe geçecek. Yanıltmayayım, Devlet değil, Reel sektör borcunu ödeyemiyor. Tabi devlette kefil. Bu nedenle Türkiye net dış borç ödeme sürecine girmeden, bu krizden çıkamayacaktır.  Benim bu tespitlerim bir gerçeği ifade etse de,  kabul görmesi  kolay olmadığı için, yok ya diyeni çok olacaktır.  Fakat sabit gelirlilerin, emeklilerin, borç ödeme sorununu aşamayan işletmelerin durumu ağırlaşacağı gibi, yoksulluğun, sefaletin ve işsizliğin çekilemez noktalara erişeceğini görmek için kahin olmaya gerek yok.

Üstelik yaratacağı bireysel ve toplumsal bunalımların daha çok canlar yakacağı, daha çok şirketin batacağı ayan beyan görünüyor. Bakın ekonomik kriz, işveren cephesinde, nasıl tanımlanıyor? Ben TÜSİAD Başkanının diplomatik dille telaffuz ettiklerine çok az açıklık getirdiğimde zaten konu  anlaşılacaktır. TÜSİAD Başkanı diyor ki; “reel sektörün finansman erişim probleminin mutlaka çözülmesi gerek.”  Yani kredi alamıyoruz. Para olmayınca da üretim yapamıyoruz, işlerimizi yürütemiyoruz. Peki  sebebi ne bu durumun? Anlatıyor Sayın Başkan;” Banka bilançolarına bakıldığında 100 liralık mevduata karşılık 150 lira kredi verilmiş.” Demek ki hovardalık diz boyu. Pompaladıkça balon şiştikçe patlama korkusu sarıyor.  “Bankalar da zor duruma düşecekler” diyor. “Gönül böyle arzu etmezdi ama tespitimiz bu yönde. Banka bilançolarındaki sıkıntılı kredilerin temizlenmesi gerekiyor.” Yani diyor ki; Bu böyle yürümeyecek, batık kredileri “Kredi Garanti Fonu vb. bir yöntemle temizleyin ki bankalar biraz rahatlasın. TÜSİAD’ın, Konkordato ilan etmiş 1.100 şirketin içinde üyelerinden var mı bilemiyorum. İstatistikler bu tip şirketlerin % 80 i özellikle kriz süreçlerinde durumlarını düzeltemeyip iflasa sürüklendiklerini göstermektedir. Bu mevcut işsizlere ek  10.000’lerce ek  işsiz anlamına gelir. Krizin hangi boyutlara vardığını/varacağını düşünebiliyor musunuz? Bu süreç böyle devam ederse ilerde vatandaş da kredi kartıyla yaşadığı alış veriş kolaylıklarına erişmede zorlandığında, devletten bir beklentisi olabilir mi? Krizin 2018 deki durumu; sıkıntıyı, yani SEL’in biriktiği yıl oldu. Bu çağlayanın önüne çekilen setlerle felaketin tutulacağı sanılıyor. Bunu aştıktan sonra asıl krizin gerçek yüzüyle karşılaşacağız.

Konkordato ilan etmiş 1.100 şirketin çok önemli bir bölümü düzelemez. Buralarda çalışan on binlerce işçi işsiz kalacak. Dışardan sağlanan döviz cinsi yaklaşık 400 milyar $’lık kredi ile, ülkenin varlıklarının, fabrikalarının satışıyla sağlanan 95 milyar $’lık öz kaynak, betona, yola, köprüye, adına “markalı konut” dedikleri cam kafeslere,  yani gelire dönüşemeyecek alanlara yatırıldığından, artık borçlarını döndüremeyecek ülke durumundayız!!! Görülecek ki; bunun sonu İMF’ye boyun eğmekten geçer. İMF’nın asıl amacı çıngırağa su akıtarak kuyudan çekilecek suyu borç verenlere vermektir. İşte asıl bu süreç yoksullar ve işsizler için çekilmez bir dönem olacaktır. Siyasi iktidarın, ulusal gelirle bağdaşmayan, sadece,  şan,  şöhret ve gösteriş düşkünlüğü ile yandaşa “servet transferi olarak gördüğü”, “beton ekonomisi” ne yönelmesi bu çıkmazın  nedenidir.  Dünyanın  2008 den sonra, yaşadığı para bolluğu süreciyle, sağlanan borçlar, verimli alanlara yatırılmış olsaydı, belki de ülke Hindistan, Çin vb. ülkeler gibi ciddi bir atak sürecine girmiş olacaktı. 

Oysa bugün başımızı ne kadar betona vursak da sonuç değişmeyecek. Ülke zorunlu olarak küçülecek, kişiler daha da borçlanacak ve yoksullaşacak, geliriyle bağdaşmayan  “markalı konutlar” el değiştirecek. Sokaktaki lüks arabalar giderek azalacak, belki de çok ihracat yapmalarına rağmen ülkedeki  5 otomobil fabrikasının bir ya da ikisi dahi kapısına kilit vuracaktır.