2025, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin daha da derinleştiği bir yıl oldu. Hak ihlalleri, sistematik ve kimi zaman açıkça savunulan uygulamalar olmayı sürdürdü. Barışçıl protestolardan ifade ve basın özgürlüğüne, toplumsal cinsiyet eşitliğinden sivil toplumun varlık alanına kadar uzanan geniş bir yelpazede, devletin ulusal ve uluslararası hukuk kaynaklı yükümlülükleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurum daha da büyüdü. Yargı bağımsızlığıyla ilgi sorunlar devam etti. 2025’te Türkiye’de insan hakları ihlallerini anlamak, “tehdit” ve “kriminalizasyon” etrafında şekillenen bir tabloya bakmayı gerektiriyor. Yıl boyunca insan hakları talepleri, kamu düzeni ve güvenlik söylemleriyle ilişkilendirildi; hak talep edenlerin barışçıl ve meşru faaliyetleri soruşturma ve kovuşturmalara konu edildi. Buna rağmen 2025, hak mücadelesinin ve örgütlü dayanışmanın, yetkililere geri adım attırabildiğini de gösterdi.
SOKAKTA HAK ARAMAK: BARIŞÇIL PROTESTOLAR
2025’te de protestoların yetkililer tarafından sistematik biçimde sınırlandırılması sürdü. 'Yasaklı alan'ların başında bu yıl da diğer senelerde olduğu gibi Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi geldi. LGBTİ+’lar, kadınlar, işçiler, öğrenciler ve daha nicesi tüm baskı ve engellemelere rağmen sokaklarda olmaya devam ederken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasının ardından ülke geneline yayılan protestolar 2025’e damgasını vurdu. Biz de “Nefes Alamıyorum” başlıklı araştırmamızla, büyük ölçüde barışçıl olan protestolara yönelik polis şiddetini, yaygın gözaltıları ve kötü muamele iddialarını araştırdık. Protestolar sırasında zalimane, insanlık dışı, alçaltıcı hatta bazı durumlarda işkence kapsamına girebilen muameleler olduğunu belgeleriyle tespit ederken, yetkililere bu hukuksuz şiddet eylemlerinin soruşturulması ve faillerin adalet önüne çıkarılması çağrısında bulunduk.
Barışçıl protestolar yıl boyunca çoğunlukla “kamu düzenine tehdit” söylemiyle hedef alındı; barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü ise gözaltılar ve yargılamalar yoluyla kriminalize edildi. Bu süreçten hukuki destek sunan avukatlar ve protestoları izleyen gazeteciler de muaf tutulmadı.
EŞİTLİK HEDEFTE: TOPLUMSAL CİNSİYET VE LGBTİ+ HAKLARI
2025’te Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği ve LGBTİ+ haklarına yönelik saldırılar, ABD Başkanı Trump’ın başını çektiği küresel bir karşıtlık dalgasının etkisiyle derinleşti. “Toplumsal cinsiyet ideolojisi” gibi bilimsel temeli olmayan kavramlar üzerinden, kadınların ve LGBTİ+’ların kazanılmış hakları hedef alındı; eşitlik talepleri sistematik biçimde “aileye”, “geleneğe” ve “kamu düzenine” yönelik bir tehdit olarak çerçevelendi. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden dört yıl geçti. Bu karar, devletin kadınları ve LGBTİ+’ları toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı koruma yükümlülüğünden açıkça vazgeçtiği bir dönüm noktasıydı. Ancak biz hak savunucuları için, bu adım bir son değil, sözleşmeyi kararlılıkla sahiplenme iradesinin başlangıcı oldu. İstanbul Sözleşmesi, şiddetin münferit değil yapısal bir sorun olduğunu kabul eden ve bu kabul etrafında şekillenen bir mücadele hattını temsil ediyor. Bu yönüyle sözleşme, tüm sivil toplum örgütleri, hepimiz için vazgeçilmez bir kabul, talep ve ısrar alanı olmaya devam ediyor. Öte yandan, yıl boyunca LGBTİ+’ların hakları, yasa teklifi taslakları aracılığıyla defalarca hedef alındı. Ekimde basına sızan ve “11. Yargı Paketi” olarak anılan kanun teklifi taslağı, LGBTİ+’lara yönelik düzenlemeleri yeniden gündeme getirdi. Kasımda TBMM’ye sunulan metinden bu maddeler çıkarılsa da yıl içinde hakların üçüncü kez yasa taslaklarıyla hedef alınması, kriminalizasyon eğiliminin sürekliliğini ortaya koydu. Bu baskı ortamında özellikle transların hakları daha görünür biçimde hedef alındı. Haziran 2025’te Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun talimatıyla, 21 yaşın altındaki kişilerin cinsiyet uyum sürecinde kullanılan bazı hormonlara erişimi kısıtlandı. “Suistimali önleme” gerekçesiyle alınan bu karar, transların sağlık hakkına doğrudan bir müdahale niteliği taşıdı.
HAK SAVUNUCULARI, YARGI BAĞIMSIZLIĞI, GAZETECİLER VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
Hak savunucusu Osman Kavala, 1 Kasım itibarıyla cezaevinde sekizinci yılını geride bırakırken, Gezi Davası kapsamında mahkûm edilen Çiğdem Mater Utku, Mine Özerden, Can Atalay ve Tayfun Kahraman da cezaevinde tutulmaya devam edildi. Kavala’nın tutukluluğu, AİHM tarafından en az iki kez hukuka aykırı bulunmasına rağmen sona erdirilmedi. AİHM, Osman Kavala'nın yeni başvurusuyla ilgili duruşmanın 25 Mart 2026'da görüleceğini açıkladı. Can Atalay hakkında da Anayasa Mahkemesi’nin, tutukluluğun kişi özgürlüğü ve güvenliği ile seçilme hakkını ihlal ettiğine hükmeden kararları da uygulanmadı. Bu adaletsizlikler, Türkiye’nin bağlayıcı uluslararası ve yüksek yargı kararlarını uygulamama pratiğinin en çarpıcı ve dönemin en utanç verici örneklerinden biri olarak öne çıktı.
2025’te hukuk mesleğinin bağımsızlığına yönelik doğrudan saldırı örneğini, iki Kürt gazeteci Nazım Daştan ve Cihan Bilgin'in Suriye'nin kuzeyinde insansız hava aracı saldırısında öldürülmesi iddiasının ardından yaptığı basın açıklaması nedeniyle İstanbul Barosu’na yönelik açılan davayla gördük. Görevlerini yerine getiren avukatları, meslek örgütlerini ve insan hakları savunucularını hedef alan bu dava son derece tehlikeli bir emsal teşkil ediyor. Bu tür kovuşturmalar, yetkililerin insan hakları yükümlülüklerine uymalarını talep etmenin ağır bir bedeli olduğunu ve avukatların, temsilcilerinin ve hepimizin ifade özgürlüğü hakkının keyfi olarak sınırlandırılabileceğini gösteren gözdağı niteliğinde bir mesaj veriyor.
Gazetecilere yönelik, bağımsız haberciliği susturmak için tasarlanmış fiziksel, yargısal ve mevzuata dayalı tehditler de artarak sürdü. Medya düzenleyicileri eleştirel programlar nedeniyle yayıncılara ceza üzerine ceza keserken, gazeteciler yıl boyunca gözdağı, tehdit ve fiziksel saldırılara maruz kaldı. Gazetecilere yönelik uzun süren tutuklu yargılamalar ve siyasi saikle ilerleyen cezai süreçler, kamuoyunu bilgilendirme faaliyetlerini baskı altına alarak korku ve otosansür ortamını pekiştirdi.
Örgütlenme özgürlüğü de bu baskı ikliminden payını aldı. 11 Aralık’ta karar duruşmasının yapıldığı gün olağandışı bir hızla gerekçeli kararı yazılarak Genç LGBTİ+ Derneği’nin kapatılması, daha önce Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Göç İzleme Derneği hakkında açılan kapatma davalarının ardından, sivil topluma ve insan hakları savunucularına yönelik baskıların süreklilik kazandığını gösterdi.
2025 AYNI ZAMANDA DİRENİŞ VE DAYANIŞMA YILIYDI
2025, yaygın hak ihlallerine sahne olmasının yanı sıra örgütlü direnişin ve dayanışmanın somut sonuçlar üretebildiği bir yıl olarak da kayda geçti. Hak ihlallerinin derinleştiği bu dönemde, sivil toplumun, hak savunucularının ve toplumsal muhalefetin kurduğu dayanışma hatları, bazı politikalarda geri adım attırılmasında belirleyici rol oynadı.
Bu örneklerin başında, LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını hedef alan yasa teklifi taslaklarının geri çekilmesi geliyor. Taslakların gündeme gelmesinin ardından, sivil toplum örgütleri hızlı ve etkili bir ortaklaşma süreci yürüttü. 189 örgütün imzasıyla yayımlanan ve “LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden herhangi bir yasa teklifi sunulmamalı veya kabul edilmemelidir” başlığını taşıyan ortak açıklama, bu dayanışmanın en görünür örneklerindendi. Bu ortak tutum, yalnızca yasa taslaklarının geri çekilmesinde rol oynamadı; hak savunuculuğunun meşruiyetini ve toplumsal karşılığını da yeniden görünür kıldı.
Barışçıl adalet mücadelesini başlatan ilk annelerden ve Cumartesi Anneleri hareketinin önde gelen isimlerinden Emine Ocak’ın 23 Temmuz’daki vefatı derin bir üzüntü yaratırken, hareket 30. yılına girdi. Cumartesi Anneleri/İnsanları, 1995’te Galatasaray Meydanı’nda, 1980 askeri darbesi ve 1990’lardaki olağanüstü hâl döneminde gözaltında zorla kaybedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması talebiyle her hafta gerçekleştirdikleri barışçıl oturma eylemleriyle, kayıplar için adalet talebinin toplumsal hafızada silinmesine izin vermeyen güçlü ve onurlu bir ısrarın ifadesi oldu. Buna karşın yetkililer, polis şiddetine, yasaklara ve yargılamalara rağmen kesintiye uğramayan haftalık buluşmaların metal bariyerler önünde ve yalnızca sınırlı sayıda kişinin katılımıyla yapılmasına izin veriyor. Dünya tarihinde küresel bir sembol olarak yerini alan Cumartesi Anneleri’nin protestosuna yönelik hukuksuz kısıtlamaların derhal kaldırılması için yetkililere, dünyanın dört bir yanından çağrı yapmayı sürdüreceğiz.
Dayanışmanın kazanımlarından biri de, mülteci hakları avukatı ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Onursal Başkanı Taner Kılıç’ın, yaklaşık sekiz yıl süren bir yargılama sürecinin ardından nihayet beraat etmesiydi. Kılıç, 2017’de gözaltına alınıp 14 aydan uzun süre cezaevinde tutulmuş; aleyhine hiçbir delil olmadığı halde Temmuz 2020’de “terör örgütü üyeliği”nden suçlu bulunarak altı yıl üç ay hapis cezasına mahkûm edilmişti. Taner Kılıç’ın yaklaşık sekiz yıldır yaşadığı eziyet, hak savunucularının, gazetecilerin, siyasi aktivistlerin ve diğerlerinin yeni bir gözaltı dalgasıyla hedef alındığı bir dönemde sona erdi.
2025 boyunca yaşananlar, hakların kendiliğinden korunmadığını; ancak ısrarlı, örgütlü ve kolektif bir savunuculukla ve dayanışmayla ayakta kalabildiğini bir kez daha gösterdi. Barışçıl protestolardan eşitlik taleplerine, ifade ve basın özgürlüğünden sivil toplumun varlık alanına kadar uzanan bu mücadele hattı, baskı koşullarına rağmen geri çekilmedi. Aksine, insan haklarına sahip çıkmanın bugün Türkiye’de yalnızca bir talep değil, ertelenemez bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koydu.
Yorumlar
Kalan Karakter: