Denizine sevdalandığım, sokaklarında nefes aldığım güzel İzmir’imin fabrikaları, limanları, bereketli ovaları ve Cumhuriyet tarihi boyunca ilmek ilmek ördüğü muazzam bir üretim kültürü var. Fakat her sabah bu kentin sokaklarına adım attığımda, içim yana yana aynı soruyu sormaktan kendimi alamıyorum: Bu kentin bereketi neden benim ve hemşehrilerimin sofrasına refah, yarınlarımıza bir parça umut olarak dönmüyor?
Gözümün önünde iş arayan gencecik kardeşlerimin umudu günden güne tükeniyor. Kadınlarımızın ev içi bakım yükü ile işsizlik kıskacı arasına sıkıştırılıp çaresiz bırakılışını kahrolarak izliyorum. Emekli komşumun kirasını ve ilaç parasını denkleştiremeyip boynunu bükmesi yüreğimi dağlıyor. Ve en ağırı; okul sıralarında cıvıldamasını beklediğim evlatlarımızın, sanayi sitelerinin o soğuk, izbe atölyelerine itilmesine tanıklık ediyorum.
Bir yanda gururla anlatılan büyüme rekorları, ihracat rakamları; diğer yanda her gün markette, pazarda sırtıma binen o dayanılmaz hayat pahalılığı... Güzel İzmir’im durmaksızın üretiyor, biliyorum; ancak ürettiği bu devasa zenginliği, kendisini canı pahasına var eden bizlere adil biçimde paylaştırmıyor. Göğsümü sıkıştıran, canımı en çok yakan çelişki tam olarak budur.
Evim Bildiğim Bu Kentte Dört Buçuk Milyon İnsan, Büyük Ekonomi ve Derin Bir Hüzün
2025 yılı sonu itibarıyla 4,5 milyonu aşan nüfusuyla canım İzmir’im, Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olarak koca bir yükü tek başına sırtlıyor. Ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 5,7’sini tek başına göğüslüyor, 2,5 trilyon lirayı aşan bir gayrisafi yurt içi hasıla yaratıyor. İmalat sanayimizin payı yüzde 24,5; ticaret ve lojistikle birleştiğinde bu kentin çarklarından çıkan katma değer yüzde 58’i buluyor.
Fakat bu makroekonomik büyüklüklerin hiçbirinin hanemize huzur getirmediğini bizzat yaşayarak görüyorum.
Ben inanıyorum ki sevdalısı olduğum bu kentin gerçek başarısı; ne kadar zenginlik biriktirdiğiyle değil, o zenginliğin hangimizin hayatına dokunduğuyla ölçülür. Fabrikalar tam kapasite çalışırken yanı başımdaki üniversite mezunu gençler iş bulamıyorsa, rekor ihracata rağmen ailemle ay sonunu getiremiyorsam, gökyüzüne uzanan lüks gökdelenlerin gölgesinde emekliler barınma krizi altında eziliyorsa; burada yalnızca iktisadi bir dengesizlik görmüyorum, organize bir toplumsal iflasın acısını çekiyorum.
Çarşıda Durgunluk, İçimde Sızı: İşsizlik Canım İzmir’imin Yüzüne Vuruyor
Resmi verilerde Türkiye genelinde işsizlik yüzde 8,3 olarak açıklanırken, güzel İzmir’imde bu oranın yüzde 10,6’ya fırladığını görmek canımı yakıyor. Kentim, ülke ortalamasının 2,3 puan üzerinde bir işsizlik dalgasıyla boğuşuyor ve ben bu dalganın altında ezilen hayatları her gün görüyorum.
Beni en çok sarsan, kadınların ve gençlerin maruz bırakıldığı bu dışlanmışlık.
EGİAD’ın TÜİK mikro verilerine dayanan çalışmasını okuduğumda içim sızladı: İzmir’imde kadın işsizliği yüzde 17,5’e tırmanmış durumda. Çalışma çağındaki kadınlarımızın yalnızca yüzde 34,9’u işgücüne katılabiliyor; fiilen çalışan kadınların oranı ise sadece yüzde 28,8.
Sokaklarında Cumhuriyet’in aydınlık yüzünü gururla taşıdığım, üniversite mezunu, yetenekli ve üretmek için can atan yüz binlerce kız kardeşim; kreş bulamadığı için, yaşlı ve çocuk bakımının tüm yükü omuzlarına yıkıldığı için, ücret eşitsizliği ve işe alımlardaki görünmez duvarlar yüzünden istihdamın tamamen dışına itiliyor.
Gençlerimizin durumu ise içimi kanatan bir beyin ve enerji israfından başka bir şey değil:
Sevdalısı olduğum İzmir’de 15–24 yaş grubundaki genç işsizliği yüzde 21,3.
Genç kadınlarda bu oran yüzde 34,9.
İş arayan her üç genç kızımdan birinin hayatın ve üretimin dışına itildiği bir kentte ben geleceğe nasıl umutla bakabilirim? Yıllarca dirsek çürüten, heyecanla diplomasını eline alan genç kardeşlerime reva görülen tek seçeneğin asgari ücretli güvencesiz işler ya da bavulunu toplayıp gözyaşlarıyla İzmir’imi terk etmek olmasına dayanamıyorum. Bu işsizlik yalnızca cüzdanımızdaki kayıp değil; kuramadığımız yuvalar, ertelemek zorunda kaldığımız hayaller ve güzel memleketimin soldurulan umududur.
Çocuklar Tezgâh Başında, Yüreğim Yangın Yeri
15–17 yaş grubundaki çocuklarımızın işgücüne katılma oranının ülke genelinde yüzde 25,5’e fırladığını öğrendiğim an hissettiğim utancı tarif edemem. Bu yoksulluk çocukluğumuzu, masumiyetimizi rehin alıyor.
Ve bu acımasız tablo canım İzmir’imin sokaklarında apaçık karşımda duruyor:
Karabağlar’ın, Buca’nın, Bornova’nın mobilya ve tekstil atölyelerindeki tozun dumanın arasında,
Torbalı ve Kemalpaşa’nın ağır sanayi bantlarında,
Menderes’in, Tire’nin, Ödemiş’in kavurucu sıcağında toprak süren,
kaç çocuğumuzun eğitim hakkından, çocukluğundan koparılıp bu kör geçim kavgasının içine fırlatıldığına şahit oluyorum.
Mesleki eğitimin önemini elbette anlıyorum; fakat çocuklara zanaat öğretmek bahanesiyle onların küçücük bedenlerini sermayeye "ucuz işgücü kalkanı" yapan bu ikiyüzlülüğü kabul etmiyorum. İSİG Meclisi’nin verilerine göre 2025 yılında en az 94 çocuğun çalışırken hayatını kaybettiğini okuduğumda kalbim sıkıştı. Bunlar basit iş kazaları değil; sosyal devletin terk ettiği boşluğu piyasanın en vahşi haliyle doldurmasının kurbanlarıdır. Çocukların aile bütçesine katkı sağlamak için canını dişine taktığı bir düzenin ahlaki meşruiyetini ben asla kabul etmiyorum.
Güzel İzmir’im İçin Çıkış Yolunu Görüyorum: Büyüme Değil, Hakça Bölüşüm!
Tüm bu karanlığa rağmen umudumu yitirmiyorum; çünkü biliyorum ki İzmir’imin sorunu potansiyel eksikliği değil. Sorun, bu kentin yarattığı zenginliğin bizlere hakça dağıtılmaması ve insan kaynağını koruyacak kurumsal iradenin bir türlü gösterilmemesidir.
Bu cendereden çıkış için atılması gereken adımları bir İzmir sevdalısı olarak haykırıyorum:
1. Kamusal Kreş ve Bakım Seferberliği: Kadınlarımızın çalışma hayatına adilce katılabilmesi için, sanayi havzalarımız başta olmak üzere her mahalleye yayılacak ücretsiz, nitelikli ve güvenli kreşlerin acilen açılmasını talep ediyorum.
2. Genç İstihdam ve Teknoloji Odakları: İzmir’imin üniversitelerindeki o muazzam birikimin, düşük ücretli hizmet sektöründe heba edilmesine razı değilim. Yüksek katma değerli dijital üretime, yeşil enerjiye ve yazılım ekosistemlerine yatırım yapılmalı; genç kardeşlerimi bu kenti terk etmeye değil, kök salmaya teşvik edecek fonlar kurulmalıdır.
3. Çocuk Emeği ile Tavizsiz Mücadele: Atölyelerin ve organize sanayi bölgelerinin, çocuk işçiliği ve MESEM suiistimallerine karşı tavizsiz denetlenmesini istiyorum. Hiçbir evladımızın geçim derdi yüzünden okul sıralarından, çocukluğundan koparılmasına seyirci kalamam.
Canım İzmir’im; yalnızca fabrikalarının bacaları tüttüğü, devasa kârlar açıklandığı için değil; gençlerinin yarınlara güvenle gülümsediği, kadınlarının özgürce ürettiği ve çocuklarının sadece Kordon boyunda, okul bahçelerinde neşeyle koştuğu gün gerçekten büyüyecektir. Ben işte o İzmir’in hasretiyle yaşıyor, onun için mücadele ediyorum.