Dünyada da su kıtlığı yaşayan ülkelerin sayısı her geçen gün artarken Türkiye, 2025’in Temmuz ayında büyük bir kuraklık yaşadı. Meteoroloji’nin yayımladığı verilere göre, yağışlar geçen senenin Temmuz ayına göre önemli ölçüde azaldı. Temmuz ayında metrekareye ortalama 15,6 kilogram yağış düşerken bu yıl Türkiye yalnızca 9,6 kilogram yağış aldı.
Kuraklık, barajların doluluk oranlarını ve içme suyuna erişimi olumsuz etkilemesinin yanı sıra, gıda ve tarım sektörünü de olumsuz etkiliyor. Küresel Su Ekonomisi Komisyonu Raporu, su krizinden dolayı 2050’ye kadar dünyadaki gıda üretiminin yarısından fazlasının risk altında olacağını belirtiyor.
Konuya ilişkin Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Uğur Toprak, Türkiye’de yaşanan su krizinin gıda sektörüne etkileri üzerine değerlendirmelerde bulundu.
“TÜRKİYE, İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN EN YOĞUN ETKİLERİNİ YAŞAYAN ÜLKELERDEN BİRİ”
Su krizinin gıda sektörünü derinden etkilediğini dile getiren Toprak, “Türkiye, Akdeniz Havzası'nda yer aldığı için iklim değişikliğinin en yoğun etkilerini yaşayan ülkelerden biri. Kuraklık, aşırı sıcaklar ve azalan yağışlar, tarımsal üretimi kısıtlayarak gıda arzını, fiyatları ve kalitesini olumsuz yönde etkiliyor. Bu kriz gıda güvenliğini tehdit ediyor. Özellikle tarım sektörünün toplam su kullanımının yüzde 70-75'ini oluşturması, su kıtlığının gıda üretimini en çok vuran unsur olduğunu gösteriyor. Su kıtlığı, sulama kapasitesini azaltarak mahsul verimini düşürüyor. İklim değişikliği, su kaynaklarının kirlenmesi ve tarım alanlarının tahrip edilmesi gıda krizine yol açıyor. Bu durum, hububat, sebze ve meyve gibi temel gıdaların üretiminde yüzde 20-50'ye varan kayıplara neden oluyor. Bu da kuraklığın hububat üretimini azaltarak gıda krizini derinleştiriyor” ifadelerini kullandı.
“SU KRİZİ, DAR GELİRLİ KESİMLERDE YETERSİZ BESLENMEYİ ARTIRIYOR”
Su krizinin gıda maaliyetleri üzerine etkisine değinen Toprak, “Su krizi, girdi maliyetlerini yükselterek gıda enflasyonunu tetikliyor. Bu da dar gelirli kesimlerde yetersiz beslenmeyi artırıyor ve gıda güvencesini tehdit ediyor. Su kirliliği ve kıtlığı, tarımsal ürünlerde pestisit kalıntılarını artırıp gıda güvenliğini riske atıyor. Su kaynaklarının kirlenmesi gıda zincirini etkiliyor ve halk sağlığını tehlikeye atıyor. Ayrıca, kuraklık nedeniyle ürün çeşitliliğinin azalması, beslenme dengesini bozuyor. İklim değişikliği tarımsal verimi yüzde 25-50 düşürüyor ve su stresi gıda ithalatını artırıyor. TÜBİTAK ve FAO raporları, Türkiye'nin su stresinin tarımsal üretimi yüzde 10-15 azalttığını ve gıda ticaret dengesini bozduğunu doğruluyor” şeklinde konuştu.
“TASARRUF ÖNLEMLERİ ÜRETİM DESENİNİ DEĞİŞTİREBİLİR”
Su tasarrufunun Türkiye’nin tarım modelinde değişikliklere sebep olacağından bahseden Toprak, “Tarım, Türkiye'nin su kullanımının yüzde 75'ini oluşturduğundan, tasarruf önlemleri üretim desenini değiştirebilir. Bu, mevcut girdi bağımlılığı ve iklim baskısı altında gıda arzını kısmen bozabilir. Su tasarrufu için tarımda yapılacak değişiklikler üretim açığı yaratabilir ve gıda krizine yol açabilir. Ancak, akıllı tarım ve verimli sulama ile bu risk minimize edilebilir. Endüstriyel tarımın su bağımlılığı tasarruf önlemlerini zorlaştırıyor ve fiyat artışlarını tetikliyor. Su tasarrufu için su yoğun ürünlerden uzaklaşıp az su tüketen ürünlere geçiş, rekolte kaybına neden olabilir. FAO raporları, su tasarrufu politikalarının tarımsal üretimi yüzde 10-20 düşürebileceğini öngörüyor. Değişim, ithalatı artırarak ticaret açığını büyütebilir. Gübre ve su maliyetlerindeki artış yüzde 15-20 üretim kaybına yol açabilir. İklim Değişikliği ve Tarım Değerlendirme Raporu, su tasarrufu için ürün deseninin değişmesinin hububat ve bakliyatta yüzde 25 verim kaybı yaratabileceğini gösteriyor. Bu, dar gelirli kesimlerde açlık riskini yükseltir. FAO ve BM raporları, benzer değişikliklerin Mısır ve Suriye'de gıda kıtlığına yol açtığını örnekliyor. Uzun vadede, damla sulama ve akıllı tarım teknolojileri ile tasarruf, verimi artırabilir. TÜBİTAK raporu, sulama randımanının yüzde 50'den yüzde 75'e çıkarılmasının Konya Ovası'nı sulayabileceğini öngörüyor. Kamucu politikalarla bu krizi önleyebiliriz. Sonuç olarak, ani değişiklikler kriz yaratabilir, ancak planlı geçiş ile sürdürülebilirlik sağlanabilir” dedi.
“SU, GIDA VE ENERJİ HEGEMONYA ARACI HALİNE GELDİ”
Toprak, İlerleyen yıllarda su krizinin derinleşmesiyle beslenme alışkanlıklarının değişeceğine değinerek, “Su kıtlığı, su yoğun gıdaların üretimini azaltarak bu ürünlerin azalmasına veya pahalılaşmasına yol açabilir. Bu, geleneksel Akdeniz diyetinden uzaklaşmaya ve bitki bazlı, az su tüketen gıdalara geçişe neden olabilir. Su, gıda ve enerji hegemonya aracı haline geldi. BM ve FAO raporları, 2050'ye kadar su stresinin gıda çeşitliliğini yüzde 30 azaltabileceğini öngörüyor. Su krizi, su yoğun ürünlerin üretimini yüzde 20-40 düşürebilir. Su kıtlığı gıda üretimini etkileyerek yetersiz beslenmeyi artırabilir. BM SOFI Raporu, 2030'a kadar 582 milyon kişinin yetersiz besleneceğini ve Türkiye'nin su stresinin bunu hızlandıracağını vurguluyor. FAO, yüzde 25 gıda israfının önlenmesinin beslenme krizini hafifleteceğini belirtiyor” diye konuştu.
“MADEN RUHSATLARI SU HAVZALARINDAN KALDIRILMALI”
Toprak, Türkiye’de gerçekleştirilen maden faaliyetlerinin de su kaynakları üzerinde tahribata yol açtığını dile getirdi. “Su krizi, iklim değişikliği, aşırı kullanım ve nüfus artışı gibi faktörlerin yanı sıra, vahşi maden faaliyetleri tarafından da ağır bir şekilde tetikleniyor” ifadelerini kullanan Toprak, konuşmasını şu şekilde noktaladı:
Türkiye'de madencilik, su kaynaklarının tahribatına yol açan en yıkıcı endüstriyel faaliyetlerden biri. Bu faaliyetler, su tüketimi, kirlilik ve yeraltı sularının bozulması yoluyla gıda üretimini doğrudan etkiliyor, tarımsal verimliliği düşürüyor ve gıda krizini derinleştiriyor. Madencilik, özellikle siyanür ve asitli liç yöntemleri kullanan altın, bakır ve kömür madenleri, su kaynaklarını aşırı tüketiyor ve kirletiyor. Türkiye'de maden sektörü, toplam su kullanımının yaklaşık yüzde 5-10'unu oluşturuyor, bu oran kurak bölgelerde çok daha yüksek. Ayrıca madencilik faaliyetleri orman ve su havzalarını tahrip ederek su krizini perçinliyor. Örneğin, Kazdağları'nda Alamos Gold'un Kirazlı projesi, 195 bin ağaç kesimiyle su havzalarını etkiledi, bu da tarımsal sulamayı kısıtladı. Madencilik su stresini yüzde 20-30 artırıyor ve iklim değişikliğiyle birleştiğinde gıda ithalatını zorunlu kılıyor. TÜBİTAK raporları da, maden atıklarının yeraltı sularını kirleterek tarımsal üretimi yüzde 15-25 azalttığını doğruluyor. Madenler, su kirliliği yoluyla gıda zincirini bozuyor. Siyanür ve ağır metaller, sulama sularını zehirleyerek toprak verimliliğini düşürüyor ve ürünlerde kalıntı bırakıyor. Kışladağ Altın Madeni örneğinde, 20 yılda Uşak'ın yeraltı sularını tüketen faaliyetler, tarımsal üretimi yüzde 30 düşürdü. Vahşi madencilik yasaklanmalı ve su koruma yasaları güçlendirilmeli. Maden ruhsatları su havzalarından kaldırılmalı. Maden atıklarının tarıma etkisini izlemek için ulusal bir izleme sistemi kurulmalı. Sonuç olarak, vahşi maden faaliyetleri, su krizini derinleştirerek gıda sektörünü çökertme potansiyeline sahip. Bu tahribatın durdurulması için acil politikalar çağrısı yapılmalı. Sürdürülebilirlik için maden yasalarının revize edilmesi ve su kaynaklarının korunması zorunlu.
Yorumlar
Kalan Karakter: