Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş katıldığı Sözcü TV canlı yayınında gündeme dair soruları yanıtladı ve seçimle ilgili kanaatlerini belirtti.
Erkan Baş'ın açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:
"Şöyle başlayayım: Biz sanıyorum bu komisyonun kurulması gerektiğini ilk ifade eden partilerden biriydik. Daha önceki çözüm süreçlerinde böyle bir komisyonun kurulmamasının meseleyi daralttığını, ne konuşulduğunun bilinmediği süreçler yaşandığını ve nihayetinde süreç bitince de kim neden bitirdi, hiçbirimizin haberi olmadığını söyledik. O yüzden Meclis’te bir komisyon kurulsun dedik.
İlk süreç başladığında, 20 Şubat çağrısı sonrasında temel amacımız şuydu: Halk ne olduğunu bilsin. Bu iş kapalı kapılar ardında, arka odalarda değil; milletin gözü önünde konuşulsun. Herkes neyi savunuyorsa açıkça ifade etsin, vatandaş da kararını versin.
Fakat şunu söylemem lazım: Komisyon şeffaflığın aracı olmadı. Bütün çalışmaları açısından söylüyorum, şeffaf bir işleyiş olmadı. İlk görüşmelerden birinde hemen kapalı oturum talep edildi. Biz buna hayır dedik, bunu tutanağa geçirmekte bile zorlandık. Aylar süren görüşmeler, dinlemeler oldu ama süreç bir türlü yol almadı. Fark ettik ki mesele, grubu olan siyasi partilerle Meclis Başkanının “koordinatörler” adı altında yaptığı toplantılarla ilerliyor.
Bizim için önemli kırılma noktalarından biri, İmralı ziyaretinin komisyonda kapalı görüşülmesiydi. Bu olacak iş değil. Diyelim ki MİT ya da İçişleri Bakanlığı dinlenirken bazı istihbarat bilgilerinin paylaşılmasının sakıncalı olabileceği söylenebilir; bunu meşru görmüyorum ama anlaşılabilir diyorum. Fakat sürecin en önemli aktörlerinden biriyle görüşülüp görüşülmeyeceğini, kimlerin görüşeceğini, ne konuşulacağını komisyon tartışacak ve bunu kapalı oturumda yapacaksınız? Gizleyeceksiniz?
Sonra büyük skandallar yaşandı. Komisyon adına seçilen heyet İmralı’ya gitti. Hüseyin Yayman önce “gitmedim” dedi. Yani iktidar temsilcisi halkın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Bunları bugün hatırlayalım. O süreçte bunları yeterince konuşamadık. Görüşme yapıldı ama bırakın vatandaşı, Meclis’i; komisyona bile tutanak verilmedi. Özet bir metin okundu ve kapatıldı.
Biz neden “Türkiye Büyük Millet Meclisi odak olsun” dedik? 80 milyonu temsil etsin diye. 600 milletvekilini temsil eden bir komisyon kuruldu. O komisyon adına 3 kişilik bir heyet görüşme yaptı. Biz başından beri şeffaflık dedik. Bu görüşmenin yurttaşlarla paylaşılması gerekmez miydi? Ama bırakın yurttaşı, komisyon üyelerine bile tam tutanak verilmedi.
Sonra Suriye’de gelişmeler yaşanmaya başladı. Komisyon üyesi arkadaşımız aracılığıyla komisyon başkanına dilekçe verdik: “Bu süreçler birbirini etkiliyor, komisyon toplanmalı” dedik. Yanıt bile verilmedi. Günler sonra Meclis’in sitesine İmralı görüşmesinin tamamı konuldu. Ortada şeffaf, demokratik, halkın görebildiği bir süreç yoktu.
'ŞERH YAZAMAZSINIZ DİYORLAR'
Komisyon raporu görüşülecek. Pazartesi bize ilk kez randevu veriliyor, raportör sunum yapıyor ve “şerh yazamazsınız” deniyor. Oysa Meclis’te herhangi bir komisyon raporunda hayır oyu kullananlar şerh düşer ve bu şerh rapora eklenir. Meclis’in yüz yıllık tarihinde bütün komisyon raporlarında bu vardır. Bu raporda şerh konulmasına izin verilmedi. QR kodla partilerin daha önce verdikleri görüşler eklenmiş ama resmi rapora şerh eklenmemiş. Bu antidemokratiktir.
Biz bu komisyona neden girdik? Çünkü barış önemli. Bu memleketin gerçek bir sorunu var, konuşalım, çözelim dedik. Ama barış demokrasiyle ve özgürlüklerle sağlanır. Tüm dünyada güvenlikçi çizgi ile özgürlükçü-demokratik çizgi arasında bir tartışma vardır. Biz sorunların özgürlükleri ve demokrasiyi genişleterek çözülebileceğini savunuyoruz. Komisyonun yaklaşımı ise hâlâ güvenlikçi.
Raporun reform başlıklarına gelirsek: Raporu defalarca okudum. Kimse okumuyor. “Bu rapora nasıl hayır dediniz?” deniyor. Evet oyu vermek, bu raporu onaylamak demektir. Ama evet oyu verenler de “ortaklaşılamamış bir rapor” diyor.
Raporun ilk bölümlerindeki yaklaşım yanlış. Mesele yine “terör” parantezine alınıyor. “Kürt sorunu” ifadesi yok. Oysa biz Kürt sorunu diyoruz. Terör bir sonuçtur, önce Kürt sorununu çözmek gerekir.
Demokratikleşme başlığında “AYM ve AİHM kararları uygulanmalıdır” deniyor. Bu zaten mevcut anayasanın hükmü. Demokratikleşme diye mevcut anayasayı uygulamak gerekir demek olur mu?
En çok tartışılan AYM kararlarından biri Can Atalay kararı. AYM defalarca karar verdi. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a gönderildi. “Yaptığınız işlem anayasaya aykırıdır” denildi. Madem raporda AYM kararları uygulanmalı diyorsunuz, o halde bu kararın gereğini yapın. Kim engelliyor?
Raporun bir yerinde “tutuklama istisnai olmalıdır” deniyor. Aynı günlerde Akın Gürlek Adalet Bakanı olarak atanıyor. Hukukun üstünlüğünden söz edilirken böyle bir tablo var.
'HAYIR OYUMUZ SADECE METNE DEĞİL'
Başta şunu söylemiştim: Barış ekmek kadar, su kadar ihtiyaçtır. Ama barış arzusunu küçük siyasi hesaplara alet etmemek gerekir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yaklaşımı ise süreci toplumsal barış için değil, iktidar hesapları için kullanmak yönünde görünüyor.
Bizim hayır oyumuz sadece metne değil; komisyonun işletiliş tarzına, amacına uygun çalışmamasına bir itirazdır.
Diğer muhalefet partileri sürecin yazım aşamasında yer aldı. Koordinasyon kurulu oluşturuldu. Çeşitli müzakereler yapılmış olabilir. Ama biz gördüğümüz metnin altına imza attığımızda, 10-20-50 yıl sonra da “bu bizim metnimizdir” diyebilmeliyiz. Türkiye İşçi Partisi olarak bunu diyemedik.
Silah bırakma, geçici yasa, kayyum meselesi gibi ifadeler var. Ama örneğin “silah bırakmanın güvence altına alınması” denirken yürütme içinde bir mekanizma kurulacağından söz ediliyor. Bu kadar hayati bir konuda bile somut, demokratik ve Meclis denetimine açık bir çerçeve yok. Bizim itirazımız tam da buna."
"Bu anayasanın temeli 12 Eylül askeri darbesidir. Bu memlekette solcuları, sosyalistleri, işçileri, emekçileri ezmek için yapılmış bir darbenin ürünüdür. Bunu açıkça söylüyorum. Bu anayasa ilk referanduma sunulduğunda, açıktan “hayır” diyen sadece sosyalistlerdi. Büyük ihtimalle Tayyip Erdoğan da “evet” oyu verdi. Ben bir kere çağrıda bulundum, tekrar bulunayım: Kasımpaşa’daki sandıkta oy kullandığı belli. Zaten çok az “hayır” var. Bir tane çıktıysa Tayyip Erdoğan’ı sayacağım. Ama o bu anayasaya “evet” dedi. Tayyip Erdoğan da bu anayasayı destekleyenlerden biridir.
BAŞ'TAN YENİ ANAYASA AÇIKLAMASI
Sonra bu anayasayı defalarca yamalayarak, kendi iktidarını daha da güçlendirmek için kullandı. Aslında 12 Eylül Anayasası’nı cilalayan kişi de Tayyip Erdoğan’dır. Bu bitmiş, tükenmiş, çürümüş anayasayı her seferinde cilalıyor. Dolayısıyla öze inerseniz, ben Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu konusunda tereddütsüzüm. Biz 13 Eylül 1980’den bugüne, yani 40 yıldır, bu memlekete yeni bir anayasa gerekir diyoruz. Ama yeni anayasa kiminle yapılır? Anayasaya uyanlarla yapılır.
Siz mevcut anayasayı her fırsatta ayaklar altına alırsanız, çiğnerseniz, biz sizinle hangi anayasayı tartışacağız? Zaten yürürlükteki yasaları, yürürlükteki anayasayı uygulamıyorsunuz. Şimdi yasal düzenlemeler tartışılıyor ya; ben diyorum ki yasal düzenleme gerektirmeyen adımlar var şu anda atılabilecek. Tayfun Kahraman’ın tahliyesi için yasal düzenleme gerekmiyor. Can Atalay’ın milletvekilliğinin iadesi için gerekmiyor. Selahattin Demirtaş için gerekmiyor. Sadece mevcut hukuka uymak gerekiyor. Mevcut anayasaya uysalar, şu gün şu raporlarda dile getirilen sorunların yarısı zaten biter. Uzun tutukluluklar, ceza infazlarında yaşanan sorunlar, denetim ve gözetim kurullarının raporlarına rağmen tahliye edilmeyen insanlar var. Yıllarca cezaevinde tutuluyorlar.
Dolayısıyla bence şu anda yeni bir yasal düzenleme yapılmasına gerek kalmadan atılması gereken adımların atılması lazım. Üstüne yasal düzenlemeleri de elbette konuşalım. Parlamento sürekli gereksiz bir sürü yasa yapıyor. Bu kadar önemli bir konuda yasa yapma iradesi ortaya koyarsa, oturur konuşur, müzakeresini elbette yaparız.
Türkiye’de demokrasiye ilişkin sorunlar yok muydu? Vardı. AKP iktidara gelirken yüksek perdeden demokrasi söylemi vardı. Avrupa standartlarından söz ediliyordu. 28 Şubat, askeri vesayet, YÖK… Bunların hepsi Türkiye siyasetinin gerçekleriydi. Ama ne yaptılar? Bu başlıkları kendi siyasal ihtiyaçları doğrultusunda kullandılar. Örneğin YÖK’ü kaldıracağız dediler ama üniversiteler üzerinde daha baskıcı bir araç olarak kullandılar. Siyasi Partiler Kanunu’nun demokratikleşmeye ihtiyacı var dediler; ittifak düzenlemesini, kendileri ittifaksız iktidar olamayacakları zaman getirdiler. Sonra da karşı tarafın ittifaklarını bozmak için aynı kanunu deldiler.
Bugün de itirazımız bu: Memleketteki gerçek sorunu çözme iradesi yok. Eğer insanlara “Silah bırakın, gelin topluma entegre olun, siyaset yapın” diyorsanız; insanlar silah bırakıp siyaset yaptığında, örneğin Erdoğan’ı eleştiren bir tweet attığında akşam evine polis baskını yapılıyorsa, bu nasıl bir siyaset anlayışıdır? Böyle bir ortamda siyaset olur mu?
Türkiye’de siyaset yapma alanı daraltılıyor. Her eleştiren neredeyse terörist ilan ediliyor. HDP’ye ya da DEM Parti’ye selam verdi diye insanlar cezaevine atılıyor, sokakta saldırıya uğruyor. Ama sonra çıkıp “Demokrasiyi biz getireceğiz” deniyor. Hiç öyle olmayacak belki. Demokrasi, mücadele eden halkın eseri olacak. İktidarlar da buna uymak zorunda kalacak.
Öte yandan, komisyonda uzlaşılamayan başlıklar açıklandı, şerhler düşüldü. Daha çok ortaklaşılamayan konular konuşuldu. Buna rağmen “evet” denildi. Bir tarafta insanlar hukuksuz biçimde yargılanmaya ve cezaevinde tutulmaya devam edecek; öbür tarafta demokrasi söylemiyle yeni bir süreç başlatılacak. İşte bizim itirazımız tam da bu çelişkiye.
İktidarın seçim için durumu yok, gücü yok. Benim gördüğümü onlar da görüyor. Sokakta vatandaşın tepkisini görüyorlar, ekonomik durumu görüyorlar, yoksulluğu görüyorlar, insanların isyanını görüyorlar. Dolayısıyla ben iktidar tarafından şu aşamada farklı bir adım beklemiyorum. Ne zamana kadar beklemiyorum, onu da söyleyeyim:
İktidarın planının, Erdoğan’ın aday olabileceği bir “erken seçim” olduğunu düşünüyorum. Normal şartlarda biliyorsunuz, Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha aday olması mümkün değil. Ancak Meclis bir seçim kararı alırsa yeniden aday olabilir. Bu nedenle seçim tarihini, adaylığın önünü açacak en uygun ve en yakın tarihe göre planladıklarını söyleyebilirim.
'2027 YILINDA SEÇİM PLANLIYOR OLABİLİRLER'
Peki soru şu: Hükümet nasıl bir ortamda seçime gitmek ister? Sadece aday olabilmek kazanmak anlamına gelmiyor. Seçim ortamının şartlarının da elverişli olması gerekiyor.
Benim kanaatim şu: 2027’de önce iyi bir zam yapacaklar, ardından 2027 Temmuz’unda bir zam daha gelecek. Sonrasında da 2027 Kasım’ında seçim yapmayı planlıyor olabilirler.
Bu da raporlara girmiş durumda: Yeni bir seçim kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu değişikliği. Çünkü bu iktidarın temel özelliklerinden biri şu: Neredeyse hiçbir seçime aynı kanunla gitmediler. Her seçim öncesinde “Aynı oyu alsak, hatta oyumuz azalsa bile parlamentoda en fazla sandalyeyi nasıl kazanırız?” hesabı yapılıyor.
Şu anda seçim kanununa ilişkin çeşitli hazırlıkların başladığı konuşuluyor. Bildiğiniz gibi, seçim kanununda yapılan değişiklikler ancak bir yıl sonra yürürlüğe giriyor. 2027 Kasım tahminim de buradan geliyor: En geç 2026 Kasım’ına kadar seçim kanununda bir değişiklik yapılması gerekir ki bir yıl sonra uygulanabilsin.
Benim tahminim, Mayıs ya da Haziran gibi bir seçim ve siyasi partiler kanunu değişikliği yapılması, ardından bir yıl sonra seçime gidilmesi yönünde. İktidarın planının bu olduğunu düşünüyorum.
Peki yeni seçim kanununda ne olabilir? Kulislerde konuşulan, ittifakları nasıl bozabilecekleri üzerine çalışıldığı yönünde. Örneğin seçim barajı düşürülürse — diyelim ki yüzde 7’den yüzde 5’e ya da yüzde 3’e — küçük partilerin tek başına seçime girme iddiası güçlenebilir. Eğer bu partiler baraj altında kalırsa, büyük parti bundan avantaj sağlayabilir diye hesap ediliyor olabilir.
Mevcut yüzde 7’lik barajda ittifaklar daha anlamlı görünüyor. Ancak baraj düşürüldüğünde partilerin ayrı girme eğilimi artabilir. Bu bir taktik.
Geçen seçimde de benzer bir durum yaşandı. İttifak oylarının milletvekili dağılımında partilere göre hesaplanması, ittifak içinde gerilimlere yol açtı; vekil pazarlıkları gündeme geldi. Bu da ittifak yapısını zayıflattı.
Şimdi dar bölge sistemi gibi alternatiflerin de çalışıldığı konuşuluyor. Hangi model kendileri için en avantajlıysa onun üzerinde çalıştıkları anlaşılıyor. Özetle, iktidar kendisine en uygun modeli geliştirmek için bir çalışma içinde.
Buna rağmen yenilebilir. Çünkü seçim sadece matematikten ibaret değil; ekonomik koşullar, toplumsal tepki ve seçmenin ruh hali de belirleyici olur. Ancak elbette bu konuda kesin konuşmak mümkün değil.
Yorumlar
Kalan Karakter: