AİHM'den Osman Kavala kararında Türkiye'ye 6 ihlal: En kısa sürede serbest bırakılmalı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, iş insanı Osman Kavala'nın ikinci başvurusunda Türkiye'nin altı ayrı maddeyi ihlal ettiğine hükmederek Kavala'nın derhal serbest bırakılması gerektiğini belirtti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 2017'den beri tutuklu bulunan iş insanı ve sivil toplum aktivisti Osman Kavala'nın davasına ilişkin nihai kararını açıkladı. Mahkeme, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 3. (işkence yasağı), 5. (özgürlük ve güvenlik hakkı), 6. (adil yargılanma hakkı), 10. (ifade özgürlüğü), 11. (toplantı ve dernek kurma özgürlüğü) ve 18. (haklara getirilecek kısıtlanmaların sınırlandırılması) maddelerini ihlal ettiğine karar verdi.

Kararda, Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) bu dosyada etkili bir iç hukuk yolu olmadığı, Kavala'nın AYM sürecinin tamamlanmasını beklemesine gerek olmadığı ifade edildi. AİHM, yerel mahkemelerin "kötü niyetli olarak Kavala'yı özgürlüğünden mahrum bıraktığını" ve Gezi Parkı protestolarının barışçıl olduğunu vurguladı. Kararı açıklayan AİHM Başkanı Mattias Guyomar, Türkiye'nin daha önceki kararı uygulamadığını belirterek, Kavala'nın tutukluluk nedenlerinin "Gezi Parkı protestolarındaki rolü" ve "insan hakları savunucusu olması" olduğunu kaydetti.

AİHM Başkanı Guyomar, karara ilişkin, "Mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılmasını sağlaması gerektiğini belirtmektedir" dedi.

15'e karşı 2 oyla alınan karara muhalif kalan yargıçlar Bosna Hersekli Faris Vehabović ile Türkiye'den seçilen Saadet Yüksel oldu. Mahkeme ayrıca, Türkiye'nin Kavala'ya üç ay içinde 70 bin avro manevi tazminat ve 43 bin 342 avro yargılama gideri ödemesine hükmetti.

AİHM Yargıcı Yüksel'den karara şerh

Karara karşı oy kullanan AİHM Yargıcı Saadet Yüksel, şerh gerekçesinde iç hukuk yollarının tüketilmediğini savundu. Yüksel, Anayasa Mahkemesi'nin henüz bir karar vermemişken AİHM'in esasa ilişkin karar verdiğini belirtti.

Yüksel, karşı oy gerekçesini şu ifadelerle açıkladı:

“1. Mevcut kararda Büyük Daire, başvurucunun temel haklarının ihlal edildiğini ileri sürdüğü ve bu iddiaların Mahkeme’ye yaptığı başvuruda ileri sürdüğü iddialarla neredeyse aynı olduğu bireysel başvuru hakkında Anayasa Mahkemesi henüz karar vermemişken davanın esasına ilişkin karar verdi. Yargıç Vehabović ile birlikte kaleme aldığım karşı oy görüşünde, Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru mekanizmasının tüketilmesi gerekliliğine ilişkin genel yaklaşımım ortaya konulmuş olmakla birlikte, mevcut davanın koşullarında çoğunluğun benimsediği yaklaşımın neden haklı görülemeyeceği konusundaki görüş ayrılığımı daha ayrıntılı açıklamak istiyorum.

6. Bugüne kadar Mahkeme'nin bir başvurucunun Anayasa Mahkemesi önündeki başvurusunun sonucunu beklemesinin gerekmediğine karar verdiği tek örnek, tutukluluğun hukuka uygunluğunun yargısal denetiminin süratle yapılması şartına ilişkin Sözleşme'nin 5. maddesinin 4. fıkrası kapsamındaki bir şikâyeti konu alan Selahattin Demirtaş (No. 4) kararıdır. Bu davada bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi önünde yaklaşık beş yıldır derdestti ve 5. maddenin 4. fıkrası kapsamında yapılan incelemede dikkate alınan süre dört yılı biraz aşmaktaydı (aynı karar, § 150). Mevcut davanın koşulları yalnızca ileri sürülen şikâyetler bakımından değil, ilgili süreler bakımından da farklıdır; zira bu süreler Mahkeme tarafından daha önce kabul edilebilir bulunan sürelerle karşılaştırılabilir niteliktedir. Örneğin Wikimedia Foundation Inc. kararında Mahkeme, Anayasa Mahkemesi'nin karar vermesi için geçen iki yıl sekiz aylık sürenin “uzun” olmakla birlikte “açıkça aşırı” görünmediğini belirtmiştir. Mahkeme'nin ilgili içtihadı ve uygulaması dikkate alındığında, başvurucunun davasında Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın süresinin açıkça aşırı ve başvurucunun bireysel başvurusunun sonucunun beklenmemesini haklı gösterecek nitelikte olduğuna inanmıyorum.

11. Son olarak, mevcut başvurunun kabul edilemez olduğuna ilişkin görüşümden de kaynaklandığı üzere, Sözleşme'nin 18. ve 46. maddeleri kapsamında çoğunluğun yaklaşımına katılmadığımı belirtmek isterim. Ayrıca aynı başvurucuya ilişkin Mahkeme'nin 2019 tarihli kararındaki (yukarıda anılan) karşı oy görüşüme atıfla, iç makamların, buna iç hukuktaki yargı makamları da dâhil olmak üzere, gizli bir amaç taşıdığı sonucuna varılmasının, başvurucunun bireysel başvurusunun hâlen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğu gerçeğiyle bağdaştırılmasının güç olduğunu vurgulamak isterim. İç hukuk yollarının tüketilmesi şartının temelinde, bu Mahkeme'nin makamların amaçları hakkında sonuçlara varmadan önce iç hukuktaki yargı makamlarına incelemelerini tamamlamaları için fırsat verilmesi gerektiği düşüncesi bulunmaktadır.”

Türkiye'nin AİHM'deki savunması

25 Mart'ta yapılan duruşmada Türkiye'yi Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ve Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır temsil etmişti. Aydın, Kavala'nın "Anayasa Mahkemesi'ni etkisiz göstermeye çalıştığını" savunarak, “Başvurucu, farklı fiili durumlardan kaynaklanan farklı hukuki meselelere dayanarak Anayasa Mahkemesi'nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır“ demişti.

Dekan Bozbayındır ise Gezi eylemlerini "kolektif bir suç" olarak nitelemiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

“Suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır. Hedefin tam olarak gerçekleşmiş olması mantıksal olarak gerekli değildir; çünkü bu tür suçlarda başarılı olursanız, muhtemelen bu suçu yargılayacak bir hâkim kalmayacaktır. Nitekim yerel mahkemeler mevcut davada başvurucuyu sadece tuzlu poğaça dağıttığı için mahkum etmemiştir. Bu dava, uluslararası mahkemelerin ulusal ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemeleri gerektiğinin iyi bir örneğidir.”

Osman Kavala'dan savunmaya yanıt

Osman Kavala, duruşma sonrası T24'e verdiği bir söyleşide, Dekan Bozbayındır'ın savunmasını eleştirmişti. Kavala, Bozbayındır'ın tezlerinin Orta Çağ inanışlarını anımsattığını belirterek şöyle konuşmuştu:

“Ona göre ben eylemlerinin aslında hükümeti devirmeye yönelik olmadığı anlaşılan insanları yöneterek ya da onlara ilham vererek hükümeti devirmeye teşebbüs suçu işlemiş oluyorum. Bu da biraz Ortaçağ’da, Şeytan’ın içlerine girerek masum insanları suça yönlendirdiği inanışını akla getiriyor. Bozbayındır son derece tehlikeli bir cezalandırma anlayışını savunuyor. Delil incelemesinin AYM ya da AİHM tarafından yapılmasına karşı çıkmak, insan haklarının korunmasını gözetmekle görevli yargı kurumlarının etkisiz hale gelmesi sonucunu doğurur.”

Kavala, AYM'nin etkisiz gösterildiği iddiasına ise, “Kanaatimce, AYM’nin etkisiz bir hak arama organı gibi görünmesine yol açacak asıl önemli gelişme, Can Atalay ve Tayfun Kahraman kararlarının yerel mahkemeler tarafından reddedilmiş olması” yanıtını vermişti.

İLGİLİ HABERLER