İnşaat Mühendisleri Odasının sıkça dile getirdiği slogan: Deprem öldürmez, bina öldürür!
6 Şubat 2023 günü meydana gelen iki depremin büyüklüğü 7,7 ve 7,6 idi.
Gerçekten çok büyük depremlerdi.
Resmi açıklamalara göre 50 bini aşkın yurttaşımızı kaybettik.
29 Temmuz’da Rusya’nın Kamçatka yöresinde meydana gelen depremin büyüklüğü 8,8 idi.
Deprem kimseyi öldüremedi, herkes evinden sağ olarak çıktı.
Hatta bir hastanede deprem sırasında cerrahi operasyon görüntüsü bile çıktı. Sağlık personeli bir yandan masadaki hastayı düşürmemek için çabalarken öte yandan ameliyata devam etti. Bu da magazinel bir boyutla haberlere konu oldu.
Peki insanları, şiddetli depremlerde bile evinden, dükkânından, ofisten, hastaneden sağ çıkan Japonya, Şili, Kamçatka vb. gibi yerlerden farkımız ne ki deprem bizde büyük acılarla sonuçlanıyor?
Fotoğrafı görülen bina İnşat Mühendisleri Odası Kahramanmaraş şubesi. Karşısındaki Mimarlar Odası binası da bunun gibi ayakta. Biraz ileride ayakta kalan bazı binalar da var. Ama çevreleri enkaz!
Demek ki bilime tekniğe uygun mühendislik hizmeti alan binalar, taşıma gücü zayıf zeminlerde bile çok şiddetli depremlerde dahi ayakta kalabilir.
Ama bizde depreme dirençli bina istisna, yukarıda anılan ülkelerde ise enkaza dönüşme olgusu ya yok, ya da istisna.
Oralarda yeterli yasa, yönetmelik var da, bizdeki eksiklik ya da arıza yönetmeliklerde mi?
Hayır tabii ki!
Hatta, afetlerle baş edebilme için Afet Risk Azaltma, Müdahale, Eylem Planları da hayli yeterli.
Meselâ Meselâ pek çok bilim insanı ve uzmanın tartıştığı “2004 Deprem ve Kentleşme Şurası”
Meselâ yine pek çok bilim insanı, mühendis ve uzman tarafından hazırlanan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı (UDSEP)
Mesela AFAD’ın Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP)
Meselâ her il için ayrı ayrı hazırlanan İl Afet Risk Azaltma Planı (İRAP)
Kağıt üzerinde pek çok plan..
Ama 6 Şubat 2023’te uğradığımız felakete bakınca o planların uygulamada etkili olamadığını acı bir şekilde gördük.
Peki Türkiyemiz niye böyle? Planlar-projeler niye çalışmıyor?
Bizim beşeri bir problemimiz var sanki.
Depremle baş edebilen toplumlarla bizim farkımız ilkin toprağa rant gözüyle bakma tarzımız, imar planlamalarına yaklaşımımızda göze çarpıyor.
Bizde ovaları, tarım alanları, hattâ su havzaları bile imara açılır. İmarın rantı da inşaat kalitesinden önce gelir.
Bu Türk toplumunun tamamı için geçerli bir yaklaşım mı? Hayır!
Yer bilimcilerinin, mühendislik, mimarlık bilimcilerinin, meslek odalarımızın bu yaklaşımın sakıncalarını anlatabilmek; siyasi iktidarları bu konuda uyarabilmek için çaba harcıyorlar.
İktidarlar ise bunları dinlemek ve uyarılarına uygun davranışlar geliştirmek yerine, “istemezükçüler!” gibi demagojik söylemlerle onlara karşı alerji kışkırtma yolunu seçiyor; adeta bilimsel olarak doğru seçeneklere karşı savaşıyor sanki.
Oysa depremi yıkıma dönüştürmemeyi başarmış olan ülkelerin uzmanları nezdinde bu yaklaşım hastalıklı. Öyle ki bunu anlamakta bile güçlük çekiyorlar.
6 Şubat deprem bölgesinde incelemede bulunan Japon uzmanların kafası karışıyor. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu bunu “.. Bu kadar yıkımın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Ovaların imara açılmasını anlamıyorlar ..” diye anlatmış.
Peki bu hastalıklı yaklaşımın ardındaki sosyal, ekonomik, siyasi dürtü ne?
İnşaat Mühendisleri Odamızın Afet Komisyonunda ve başkanı olduğum İzmir Afet Derneğinde edindiğim birikime ve ülke çapında düzenlenen 2 afet ve dirençli kentler konularında sempozyumlara sunduğum tebliğler vesilesiyle yaptığım çalışmalara dayanarak söyleyebilirim ki bu dürtünün kökünde imar rantına olan aşırı iştah ve buna ulaşmayı mümkün kılan siyaset yapılanması yatıyor.
Deprem, sel gibi olayları afete dönüştürmemeyi başaran toplumlarla temel farkımız burada. Başbakan Davutoğlu’nun 14 Ocak 2015’te açıkladığı “şeffaflık” ve “imar” projesini ve bunun başına gelenleri hatırlayalım.
Siyasetten zenginleşme ile bu zenginleşmenin “mümbit” kaynağı imar rantı arasındaki ilişkiyi kuran bir tasarı paketiydi.
Davutoğlu, paketi sunarken, rant iştahı ile depreme dayanıksız yapılanma arasındaki ilişkiden söz etmiyordu elbet. Belki bu bağın farkında bile değildi. Hattâ terim olarak açıkça “rant” demekte de utangaçtı (“rant olursa anlamında söylemiyorum”). Ama tarifi düpedüz imar rantına işaret ediyordu (arsanın “değer artışı .. o arsa üzerinde yapılan imar değişikliğinden kaynaklanmışsa..” buna tam da “imar rantı” denir).
Bu tasarı kanunlaşıp uygulanabilseydi arsa spekülasyonun cazibesini yitirmeye ciddi bir katkı olacak; spekülatörlerin yönlendirmesiyle ovaları, dere yataklarını, su havzalarını imara açma hırsı biraz olsun frenlenebilecekti belki (imar düzenlemeleriyle arsada “ortaya çıkacak değer artışı üzerinden kimsenin spekülasyon yapmasına izin vermeyeceğiz. O değer artışı doğrudan kamuya dönecek”).
Ama olamadı! “Reform” paketini yasa tasarı haline bile dönüştüremedi, zira AKP’nin bünyesi bu kadarını kaldıramazdı. Nitekim Erdoğan da buna geçit vermedi.
* * *
Ahmet Davutoğlu’nun bakanlık ve başbakanlık dönemindeki ne iç ne de dış politikarını doğru bulurum.
Ama ülkemizin depremi, seli afete dönüştüren çürük kentler kaderinden çıkış kapısı sunan 2015 tasarısını da görmezden gelmemeli.
Acı 6 Şubat’ın 3. Yıldönümünde, tüm muhalefet cephesinin, imar rantı ile riskli yapılaşma arasındaki sıkı bağı esas alan daha derinlikli bir gelecek tasarımı oluşturmak gereğini ciddiye almasını diliyorum.
Aksi halde, kâğıt üzerinde ne kadar eksiksiz yönetmelikler, planlar, projeler ve şaka gibi “tatbikatlar” yapılırsa yapılsın; mühendisler olarak ne kadar yapı tekniğinin gereklerine dikkat çekersek çekelim sonuç değişmeyecek.
Zira arsa rantı güdümlü imar planlamaları münferit hadiseler olmaktan çoktan beri çıktı.
Arsa spekülasyonu ile siyaset dünyası, birbirini doğurup besleyen bir entegrasyon oluşturmuş; bu sıkı bağ -en büyük kentlerden en küçük kasabalara kadar- sistemi tümüyle kuşatmış bulunuyor.
Depreme dayanıklı kentler kurabilmiş toplumlar kategorisine gireceksek, buna cidden niyetliysek, bu bağı, yani siyasetin finansmanının rantla bağını koparacak bir düzeni kurabilmek zorundayız.
Depremlere sellere kurban verdiğimiz kardeşlerimize karşı bir numaralı borcumuz bu.
Tüm kayıplarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.
Not: Parantez, tırnak içi ve koyulaştırılmış maddeler A.Davutoğlu’nun açıklamalarından alınmıştır.
Şuradan okunabilir.
Yorumlar
Kalan Karakter: