Bir Yalan Kaç Kişi Söylerse Gerçeğe Dönüşür?
Merhaba sevgili okur... Hiç düşündünüz mü, “İnsan neden bildiğini söylemekten çekinir?”
Ya da şöyle sorayım; “Neden çoğunluk aynı şeyi söylüyorsa, bir süre sonra kendi bildiğimizden şüphe ederiz?”
Bazen bir yalanın gücü çok iyi söylenmesi değil, çok tekrar edilmesidir. İşte çok tekrar edildiği noktada da maalesef doğru/yanlış algısı değişir ve çoğunlukla gerçeklik önemini yitirir.
Son günlerde aklıma takılan bu sorular yıllar önce sosyal psikolog Solomon Asch’ın da aklına takılmış olmalı ki araştırmış ve hatta deneyini bile yapmış.
Solomon, 1951’de yaptığı bu deneyde insanlara oldukça basit bir görev vermiş.
Şöyle ki; Bir çizgi göstermiş ve üç çizgiden hangisinin aynı uzunlukta olduğunu sormuş. Evet, evet yanlış duymadınız bir çizgi soruyor ve bu üç çizgiden diye devam ediyor sorusuna... Cevap oldukça açık ve netken gruptaki bazı kişiler elbette deneyin usulünce bilerek yanlış cevaplar vermeye başlamış. Gerçek deneğe sıra geldiğinde ise merak edilen acaba gözünün gördüğüne mi, yoksa çoğunluğa mı uyacağıymış? Tahmin edin bakalım ne olmuş?
Sonucun şaşırtıcı olduğunu söylüyor belgeler… Çünkü denek doğruyu bilmesine, emin de olmasına rağmen, kendi fikrinden uzaklaşarak o da çoğunluğa uymuş ve üç çizgi olduğunu belirtmiş.
Şimdi günümüze gelelim… Evet, aradan yetmiş beş yıl geçti, deneyler gelişti, çizgiler belirginleşti ve fakat gelin görün ki insan asla değişmedi ve kulak verdiği çoklu sesleri onamaktan vazgeçmedi.
Bugün televizyon, sosyal medya, yorumlar, manşetler, sürekli tekrar eden fikirler, hemen her konuda kakofoni yapan güruhlar, araştırmaya gerek görmeyen insanlar söz birliği etmişçesine tek kelamda buluşuyor ve bas bas bağırıyorlar. Hele bazı konularda o kadar çok duyuyoruz ki bu bağırmaları, sorgulamaya gerek görmüyor ve anında kabule geçiyoruz.
Neden mi?
“Çünkü çoğunluk böyle diyor.”
“Çünkü bu kadar insan yanılıyor olamaz.”
“Çünkü televizyonda söylediler.”
“Çünkü X’te kalabalık bir kitle aynı şeyi düşünüyor.”
“Çünkü gazeteler böyle yazıyor!”
İşte tehlike burada başlıyor. Bir bilgi ne kadar çok tekrar ediliyorsa o kadar tanıdık geliyor ve tanıdık olan da doğru sayılıyor. Sonra da kanıt ile kanaat hak getire!
Siyasette, sosyal hayatta, gündelik yaşamda hep aynı şey oluyor ve yazık ki insanlar topluluğa uyma gereksinimi duyuyor.
Neden mi?
“Çünkü özgüven eksikliği.”
“Çünkü yanlış söylem korkusu.”
“Çünkü cesaret edememe.”
“Çünkü araştırmaya gerek duymama.”
“Çünkü sürü psikolojisi!”
Burada sorulması gereken asıl soru;
“Bu fikre gerçekten inandığım için mi katılıyorum, yoksa insanlar öyle dediği için mi?”
Bakınca evet zor bir soru gibi duruyor. Zira insan sadece fikirlerden değil, ait olduğu gruplardan da oluşuyor. Belki kalabalıkların söylemlerini baz almak daha kolay geliyordur, bu duyguyu bilemiyorum doğrusu.
Bilindiği üzre bazen fikir değiştirmek, yalnız kalma riskini de beraberinde getiriyor. Bu yüzden de bazılarımız yanlış olduğuna emin olduğumuz söylemlere bile ikna oluyor.
“Çünkü asıl korku çoğu zaman yanlış düşünmek değil, yalnız kalmak oluyor.”
En cesur kelimelerden birisi nedir biliyor musunuz? “Bilmiyorum”dur. Ne güzel bir kelimedir bilmiyorum ve ne güzel bir kabule geçiştir. Kabule geçiş evet, yanlış okumadınız. Çünkü bilmediğini kabul eden insan araştırır, gerçeğin peşine düşer, kalabalıktan yükselen seslere kulak asmaz. Fikri ve inancı hürdür!
Peki neden kendi sözünü söylemek zordur, bunu hiç düşündünüz mü? Burada mesele sadece özgüven eksikliği veya korku değil, zihnin sorumluluğunu alamamış olması da diyebiliriz. “Acaba başkaları ne der?” yerine doğrunun peşine düşmek önemli bir detay ve gelişmişliktir. Ve tabii kolay gibi bahsetsek de pek kolay değildir.
Her şeye rağmen bildiğim ve inandığım bir şey var ki, insanın kendi fikrini savundukça güçlendiğidir. Zira, bağımsız düşünmek her zaman haklılığı savunmak değil, yanlış olabileceğine de ihtimal vererek araştırmaya devam etmektir.
Toparlayacak olursak Asch’ın deneyinin umut veren tarafı şudur;
“Bir kişinin bile kalabalık seslere karşı çıkması demek, diğerlerinin de kendi fikrini koruyabilmesine örnek teşkil etmektir!”
Yani anlatmaya çalıştığım şey değişimin bazen kalabalıkla değil, tek bir cesur sesle başladığıdır. O da kendi sesinizle!
Sanırım bugün ihtiyacımız olan şey daha çok bağırmak değil, daha çok düşünmek ve emin olduktan sonra sesimizi yükseltmektir. Yani, bir iddiayı sadece çoğunluk söyledi diye doğru kabul etmemek. Ehh siz de hak verirsiniz ki, boş teneke sesi rahatsız edicidir!
Unutmayın, hakikat asla çoğunluğa göre şekillenmez. Hakikat, hakikattir, kalabalığa göre form değiştirmez…
Evet sevgili okur, çoğunluğun içinde yer almak kolaydır. Dikkat çekmez, göze batmaz, yalnız kalmazsınız. Zor olansa, binlerce, hatta milyonlarca insan başka bir şey söylerken, yalnız kalma, eleştirilme veya zorbalanma ihtimaline karşın dahi kendi fikrini ve inandığını söyleyebilmektir.
Ben yıllar evvelinden sesimi kısmamayı seçtim ve bu şekilde yaşamaya özen gösteriyorum.
Ve herkese de;
Sesini korkudan kısmak zorunda kalmamasını, kendisi olabilmesini, düşündüğünü korkmadan söyleyebilmesini, gerçek bilgiye ihtiyaç duymasını, araştırmasını, kaynağın peşine düşmesini, yalnız kalmaktan korkmamasını öneriyorum.
Ayrık otu olmaktan çekinme sevgili okur. Sökülmeye çalışıldıkça yeniden toprağı yaran, varlığından utanmayan, yaşamaktan vazgeçmeyen ayrık otu gibi olun. Sesinizi kısmayın, fikrinizi saklamayın.
Çünkü özgürlük biraz da kendi fikrini yüksek sesle söyleyebilmektir!