Mesele Kürtçe mi, Kürtler mi?
“Eğer benim anadilim senin devletinin temellerini sarsıyorsa, demek ki devletini benim arsama yapmışsın.” Musa Anter (Saygıyla)
Türkiye’de bazı tartışmalar var ki, üzerinden yıllar geçse de aynı yerden dönüp dolaşıp yeniden başlıyoruz. Üstelik her seferinde aynı soruyu sormak zorunda kalıyoruz. Asıl mesele gerçekten dil mi, yoksa dilin temsil ettiği kimlik mi?
Turistik bölgelerde, İstanbul’un en işlek caddelerinde ve neredeyse Türkiye’nin her yerinde İngilizce, Arapça tabelalar görmek artık sıradan. Restoranlarda Rusça menüler, reklam panolarında Fransızca, Almanca, İtalyanca kelimeler… Kimse bunu bir “tehdit” olarak görmüyor. Aksine “küreselleşme”, “modernlik” ya da “turizm gereği” diye açıklanıyor.
Fakat konu Kürtçe olunca aynı rahatlık bir anda kayboluyor. Ton değişiyor, yüzler sertleşiyor, öfkeli kelimeler büyüyor. Bir tabelada Kürtçe bir ifade görmek bazı çevrelerde adeta “beka meselesi” gibi tartışılabiliyor.
Burada durup sormak gerekiyor; Bir dil ne zaman tehdit olur?
Ve en önemlisi; Bir insan kendi anadilini konuştuğu için neden açıklama yapmak zorunda bırakılır?
Eğer mesele gerçekten sadece “dil” olsaydı, aynı hassasiyetin tüm dillere karşı eşit şekilde gösterilmesi gerekmez miydi? Sorun şu ki, ortada dil tartışmasından çok daha derin bir mesele var; kabul görme meselesi.
Kürtçe, sonradan ortaya çıkmış misafir dil değil, hatta devşirme bir dil hiç değildir. Yüzyıllardır Kürdistan coğrafyasında yaşayan, yaşatılan, konuşulan, aktarılan, ağıtlara ve ninnilere sinmiş kadim bir dildir. Milyonlarca insanın anadilidir, çocukluğudur, hafızasıdır, evidir.
Buna rağmen bir çocuğun okulda kendi anadilini öğrenme talebi hâlâ tartışma konusu olabiliyorsa, burada dil değil, bakış açısı sorgulanmalıdır. Çünkü bir dilin eğitimde, kamusal alanda ya da sokakta görünür olması bir “ayrıcalık” değil, bir varoluş gerçeğidir.
Asıl sorulması gereken ise şudur;
Bir dilin görünür olması neden bazı insanlarda bir şeyleri kaybediyor olma korkusu yaratır? Ve bu korku tam olarak neyin kaybına işaret eder?
Çünkü meseleye biraz daha yakından bakınca şunu görmek zor değil; Sorun çoğu zaman Kürtçenin kendisi değil, Kürt kimliğinin kamusal alandaki varlığıdır. Yani mesele harfler değil, o harflerin temsil ettiği hafızadır, millettir!
Oysa güçlü toplumlar farklılıkları bastırarak değil, onları taşıyabilerek güçlenir. Bir dili tehdit olarak görmek, aslında o toplumun kendi çoğulluğuyla kurduğu ilişkiyi de açığa çıkarır. (Ne demek istediğimi düşünmenizi isterim.)
İşte “Barış” tam da burada başlar. Sadece silahların susmasıyla değil.
Kürt bir çocuğun, evde konuştuğu dili okul kapısında bırakmak zorunda kalmadığı bir ülke… Asıl barış ölçüsü budur.
Ezcümle; Kürtçe ne yeni bir taleptir ne de geçici bir heves... Bir coğrafyanın dağlarında, şehirlerinde, evlerinde ve hikâyelerinde yaşayan bir gerçektir. Onu tehdit olarak görmek ise dili değil, tarihi bir gerçeği inkâr etmektir.
Belki de artık kendinize şu soruyu daha dürüstçe sormanın zamanı gelmiştir;
“Ben gerçekten bir dilden mi rahatsızım, yoksa görmezden geldiğim ve o dilin görünür kıldığı hakikatten mi?”
Gülcan Pandora