Birkaç gün önce; 5 Kasım, Bülent Ecevit’in ölümünün 20. yıldönümü.
Onu, bir entelektüel, bir şair, bir yazar ve oy kaygısının esiri olmadan halkın hakça kalkınmasını dert edinen siyasetçi olarak anıyorum.
Düşünce ve ideal arkadaşları ile birlikte 12 MART FAŞİZMİ ORTAMINDA ÖZGÜR İNSAN DERGİSİNİ, 12 EYLÜL FAŞİZMİ ORTAMINDA ARAYIŞ DERGİSİNİ çıkarışını; fikirlerini bir adanmışlıkla savunma yürekliliğini anıyorum.
ABD’ye rağmen haşhaş ekim yasağını kaldırmasını, Kıbrıs Barış Harekâtını anıyorum.
İşçi sınıfının ekonomik, sendikal, demokratik haklarını –sadece işçi sınıfı ile sınırlı olarak değil, işveren sınıfını da yönlendirici bir sosyal itici güç de olabileceği diyalektiğinin de farkında olarak– tam bir güvenle özgürce kullanmasını savunan çağdaş bir çalışma bakanı olarak anıyorum.
Bir adanmışlıkla yaşanmış bir düşünce ve davranış modeli olarak Bülent Ecevit’i anmak kıymetli ama sadece anmak, otomatikman anlamak manasına gelmiyor.
Anmak, anılarımızda yılda bir açılıp bakılan nostaljik albüm olunca, olmuyor. Bu Uzun siyasi mücadeleleri sürecinde oluşan birikimin ülke geleceğine tuttuğu ışığı anlamak ve TOPLUMA MALETMEK İHTİYACInı köreltir.
Askeri darbe koşullarında bile fikir mücadelesini sürdürme ve topluma yansıtma (“Özgür İnsan”, “Arayış” dergileri vb.) gücünü ve iradesini gösteren bir adanmışlıktan sözediyorum.
Şunları hatırlamak gerek diye düşünüyorum:
1968’de, TBMM’deki bütçe görüşmelerinde partisi adına ortaya koyduğu analizler ve çözümler o günlerde bir gelecek tasarımının ilk yapı taşlarıydı.
Bu konuşma, Halkçı idealizmi sistemli bir bilimsel nesnellikle ustaca kaynaştıran bir analizdi bence. (Bu bütçe konuşması, bilindiği gibi, “Bu Düzen Değişmelidir” adıyla kitaplaştırıldı)
Beş yıl sonraki 1973 Seçim Bildirgesi “Ak Günlere”, o halkçı idealizmin halka teklif ettiği siyasi gelecek tasarımı oldu.
Kof hamaset yok.
Kâh Gandi’ye, kâh –kasket giyerek– Ecevit’e özenenlerin çıkardıkları neoliberal seçim bildirgelerinden değil.
Batı sermayesinin güdümünden bağımsız; “dışborçkolik” değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi temelinde adil bir toplumsal kalkınma vizyonu.
Üçüncü Ecevit hükümetinin Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (1979–1983) ise, bu bildirgedeki vizyonun uygulama girişimi olarak geldi.
Mecliste siyasetin dümenindeki sınıfların çağrısıyla 1946’dan itibaren Türkiye’ye karışma hakkını eline verdiğimiz ABD, Türkiye’nin sadece iki kalkınma stratejisine şiddetle karşı çıkmıştı:
Birincisi Atatürk döneminin planlı sanayileşme stratejisi, diğeri de Bülent Ecevit hükümetinin Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (IV.BYKP).
Sadece bu bile, Ecevit hükümetinin IV. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın, Atatürk dönemi kalkınma stratejileri klasmanında bir bağımsız Türkiye stratejisi olduğunu düşünmek için yeterli sebep.
Bilindiği gibi, bu Türkiye Stratejimiz de yenildi; dıştan IMF–DB baskısı, içeride bunu destekleyen TÜSİAD ve 12 Eylül darbesi ile planı uygulama şansımız olamadı.
Atatürk’ün Genç Cumhuriyeti nasıl “yapabiliriz!” dedi ve yaptı ise yine yapabiliriz!
Yeter ki Ecevit’in, IV. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın bağımsızlıkçı, halkçı özünü, geleceğinden umudunu yitirmekte olan gençlere, çocuklarının eğitim–sağlık–beslenme ihtiyacına yetişemeyen anne babalara, tarlasını ekemez hayvanını besleyemez olmuş üretmenlere ulaştırmanın ARAÇLARINI YARATMAYI GÖZE ALALIM, PLANLAYALIM.
* * *
Benim “Ecevit’i anlamak”tan anladığım budur.
Anlamak elbette anma eylemini dışlamaz.
Ama sadece nostaljik anma ile sınırlı kalmak anlama çabasını dışlar.
* * *
Ölümünün 20. yılında Bülent Ecevit’i saygıyla anıyorum!.
